Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Dünya Kadınlar Günü son yıllarda kadına karşı şiddeti lanetleme günü haline geldi. Ben buna itiraz ediyorum.

Bir kere lanetleyerek sorunu çözemiyorsunuz sadece vicdanınızı rahatlatıyorsunuz.

Sonra emekçi kadınların mücadelesi sonucu elde edilmiş Dünya Kadınlar Günü’nün bir insanlık suçu olan kadına karşı şiddet parantezine sıkıştırılması çok yanlış. Maalesef daha bize yönelik şiddet sorununu çözemediğimiz için kadınların diğer temel sorunlarını konuşamıyoruz gibi bir algı doğuyor.

Halbuki kadınlar maalesef ikinci cins olmaya devam ediyor. Özellikle bizim gibi erkek egemen toplumlarda bu sıralamada en ufak bir değişiklik emaresi yok.

‘Ben’ demenin adeta ayıp sayıldığı bir milli mahalle baskısının içinde yaşıyoruz hep birlikte.

Bizden beklenen sabır, kendimizi feda etmemiz, dişimizi sıkmamız…

Dünyada bir adalet varsa neden fedakarlık sırası hiç erkeklere gelmiyor?

Ben bu 8 Mart’ta siz sevgili kadın okurlarıma feda kültürüne itiraz etmeyi öneriyorum.

Doğduğumuz andan itibaren bizlere fedakarlık yapmak, kendimizi arka plana atmak, saçımızı süpürge etmek öğretiliyor.

Çocuklarımız için, kocalarımız için, ailelerimiz için, eş-dost için vs vs.

Yapmayın! Kendinizi başkalarına feda ederek yaşamayı reddedin! Kendinizi ve isteklerinizi önemseyin. Elbette çocuklarınız ve aileniz sizin için vazgeçilmez, tabii onları seviyorsunuz ama önce kendinizi sevin. Kendinizi sevmezseniz çocuklarınızı onlara faydalı olacak şekilde sevemezsiniz.

Çocuklarınızı kendinizi onlara feda ederek büyütürseniz çocuklarınız da ileride kendilerini başkaları için feda eden insanlar olurlar…

Kadınların ikinci cins kalmasının temel sebebi bu fedakarlık kültürü. Öyle ustaca, öyle büyük bir kutsiyet atfedilerek inşa edilmiş ki bu kültür itiraz etseniz toplum tarafından damgalanıyorsunuz, büyük bir baskıya maruz kalıyorsunuz.

Mesela pandemi var diye 1 yıl boyunca bu ülkede okulları kapattılar. Halen de sadece belli sınıflar haftada 2 gün açık. Bu süreçte binlerce kadın işlerini bırakmak zorunda kaldı. Tek bir itiraz duydunuz mu?

Hayır, nasılsa kadınlar kendilerini çocuklarına feda ederler dendi.

Halbuki kadın hareketinin güçlü olduğu bir ülke olsak bu olamaz.

Okullar kapanmak zorunda olsa bile kadın istihdamının zarar görmemesi için bir formül aranır. Bu ülkede böyle bir konumuz dahi olmadı.

Bakın Fransa’da olamadı mesela. Almanya’da bizden çok daha kısa süre kapalı kalan okular üzerinden ciddi bir feminist itiraz gelişti.

Ben bu 8 Mart’ta, hangi siyasi görüş ya da yaşam tarzına sahip olursak olalım, kadınlar olarak hepimizi toplumun bizi içine attığı duygusal oyunlarla ilgili uyanık olmaya ve ‘fedakarlık’ kamuflajı altında oluşturulan sömürü düzenine karşı çıkmaya çağırıyorum.

'Biz’den, 'Ben’e geçme devrimini hep birlikte gerçekleştirelim!

Cumartesi günü İYİ Parti’den Ümit Özdağ’ın istifası ve açıklamalarına yönelik MHP ve İYİ Parti’nin tavrını ortaya koyduğum yazıda MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, Muhsin Yazıcıoğlu’nun BBP’siyle Tuğrul Türkeş’in ATP’si (Aydınlık Türkiye Partisi) ve İYİ Parti’yi hatırlatarak bünyelerinden şimdiye değin 3 parti çıktığını ama MHP’nin hala dimdik ayakta olduğunu söylemişti.

Semih Bey bana "Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün de temel siyaset felsefesi olan Türk milliyetçiliği ideolojisinin merkezi MHP’dir. Türk-İslam ülkücülüğü ve milliyetçi-muhafazakar düşünce nehrinin ana yatağı da her zaman MHP’dir ve hep de öyle kalacaktır Nagehan Hanım. Ayrılanlar gelip geçici. Aslolan MHP markasıdır. Kalıcı olan odur" demişti yaptığımız konuşmada kuvvetli bir vurguyla.

AK Parti Ankara Milletvekili Tuğrul Türkeş, eski partidaşı Prof. Dr. Semih Yalçın’ın "MHP’den ayrılanlar gelip-geçici. MHP kalıcı" sözleri üzerine bana şu mesajı gönderdi:

“Nagehan Hanım bugünkü yazınızı okudum. Bir kişi, bir grup parti kurulurken ya da partiye gelince ‘Güçlendik! Bize güç kattı’ deniyor. Aynı insanlar o partiden ayrılınca ‘ayrılmalarının hiçbir zararı veya negatif etkisi olmaz’ yorumları yapılıyor. Bu yaklaşım gerçekçi değil. O zaman başta bu insanı niye partinize aldınız diye sorarlar. Beni MHP’de tekrar siyaset için Sayın Bahçeli 2007’de ısrar kıyamet çağırdı. 2015’te anayasal bir görev olan seçim hükümetinde 2 aylık bir görevi kabul ettiğim için hukuksuz bir şekilde partiden ihraç edildim. Sonra da bin bir iftiraya maruz kaldım. Bu 20. Yüzyıl çirkin siyaset yöntemi. 21. yüzyılda Türkiye çok daha iyisini hak ediyor.”

Bu mesaj üzerine Tuğrul Türkeş ile telefonda da uzun uzun konuştuk...

Benim gözlemime göre Türkeş’in eleştirileri belli bir partiye ya da isme yönelik değil ancak babası Alparslan Türkeş’in kurduğu parti olan MHP’den ihraç edilmesine duyduğu kırgınlık hala çok baskın. Belli ki Sayın Türkeş’i 2015’te MHP içinde yaşadıkları çok rencide etmiş.

“Ben herhangi bir partiye yönelik söylemiyorum Nagehan Hanım. Son günlerde birçok ayrılık yaşanıyor, yeni hareket, yeni parti kurma çalışmaları var. Siyasette yeni umut arayışları olduğu aşikar.

Ancak her giden için partisi anında büyük bir küçültme kampanyası başlatıyor. Birkaç gündür İYİ Parti yetkililerini dinliyorum mesela. Ümit Özdağ’ın gidişinin hiçbir etkisi olmayacağını kanıtlamaya çalışıp duruyorlar.

Aynı şeyi CHP de Muharrem İnce için yapıyor. Oy götürmezmiş, önemli değilmiş. Madem bu kadar etkisiz bir isimdi, neden cumhurbaşkanı adayınız yaptınız o halde?

Dolayısıyla benim lafım belli bir partiye değil, genel olarak bu siyaset anlayışına isyan ediyorum. Bu yanlış.

Türkiye’nin yumuşaması lazım. Bu kadar husumetle, sert siyasetle bu ülkeyi taşıyamayız."

Tuğrul Türkeş daha sonra MHP’den kopuşuna giden süreci detaylarıyla anlattı.

“Nagehan Hanım 2007 seçim arifesinde Sayın Devlet Bahçeli MHP’ye gelmem için o kadar ısrar etti ki… Ben kendisine 'İl il birlikte gezelim, ben elimden gelen katkıyı vereyim zira MHP’nin TBMM’de olması gerektiğine inanıyorum ama ben olmayayım, bu defteri kapattım’ dedim. Kabul etmedi, ısrarla beni partiye aldılar. 3 seçim geçirdik MHP’de. Her seferinde ‘Milletvekilliği otomatik yenilenecek bir şey değil, ben bu kez olmayayım’ dedim. Kabul etmediler. Benim tavrım her zaman açıktır Nagehan Hanım. 2015 seçim hükümetinde görev almak anayasal bir sorumluluktur, 2 aylık bir süreçte memleketi seçime götüreceksiniz. Nitekim Sayın Davutoğlu’nun teklifini bu sorumluluğun bilinciyle kabul ettim. Bu nedenle de o dönemki siyasi koşullarda çok ağır suçlamalara maruz kaldım partim tarafından. Beni zorla vekil yapmak isteyen Genel Başkan ‘Ben attım’ dedi. İhraç ettiler partiden. AK Parti ile anlaştığımı iddia ettiler halbuki böyle bir şey kesinlikle yoktu. Ama MHP beni atınca ortada kalmayayım diye sonradan AK Parti beni davet etti sağolsun. İyi çalıştık o süreçte, seçimlerde partiye en az 3,5-4 puan getirdim. Bakın şimdi de Cumhur İttifakı’nda iki parti beraberiz. Değdi mi o zaman bana yapılanlar? O 2015 döneminde MHP’den bana öyle çok iftira atıldı ki… 50 milyon dolar kumar borcum olduğunu bile iddia ettiler. Hakikaten çok ayıp bunlar. Kumar oynayana bir şey demem ama ben hayatımda kumar oynamadım Nagehan Hanım. “

Türkeş siyasetin genel atmosferine yönelik eleştirilerine şöyle devam etti…

“Siyasetteki mevcut bakış açısının değişmesi lazım. Madem genel başkanlar dışında kimse önemli değil, gidişleri etki etmiyor o zaman siyaseti 4 kişi yapsın. Öyle şey olur mu? Bu mantıkla bu ülkede siyaset yapacak insan bulamazsınız yakında. Bu kadar yıkıcı olmamak lazım. Ben bu ülkenin gençleri siyasetle ilgilensin, siyasetin içinde olsun diye emek veren bir insanım. Bugünkü atmosferi gören gençler siyasete girmek isterler mi? Tabii ki istemezler… “

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00