Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Ali Erbaş’ın tüm Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en keskin açıklamalar yapan Diyanet İşleri Başkanı olduğunu düşünüyorum.

Bundan önceki hiçbir Diyanet İşleri Başkanı bu kadar tartışmalı açıklamalar yapmamıştı. Ali Erbaş bu konuda bir istisna teşkil ediyor.

Ben dindar yurttaşlarımızın özgürlükleri konusunda diğer yurttaşlarımızla da ilgili olduğu gibi hep hassas bir yazar oldum.

Türkiye’de başörtülü kadınların vali olabilmesi, milletvekili ve bakan olabilmesi, büyükelçi olabilmesi için çok mücadele ettim.

Bu sebeple içinden çıktığım seküler kesimden de çok tepki gördüm ve hala da görüyorum.

Ordu içinde başörtülü bir subay olmasının asla laiklik prensibine aykırı olmayacağını ısrarla savunmuş bir yazarım.

Bilakis kamu sektöründe başörtüsü özgürlüğünü laiklik prensibinin gereği olarak görüyorum...

Fakat özellikle son döneme baktığımızda maalesef Ali Erbaş kapsayıcı ve kuşatıcı bir Diyanet İşleri Başkanlığı yapmıyor. Bunu da tespit ediyorum.

Üzülerek ifade etmeliyim ki Ali Erbaş görevini kutuplaştırıcı ve ayrımlaştırıcı bir dille ifa ediyor. Sayın Erbaş’ın bu noktada bir özeleştiri yapması gerekiyor.

Peki Erbaş neden 2021 Türkiye’sinde bu sert ve keskin açıklamaları yapıyor?

Bence burada psikolojik bir analiz yapmak gerekir.

Tüm veriler ortada. Türkiye toplumu hızla sekülerleşiyor.

AK Parti döneminin toplumu daha İslamileştireceğini ve “şeriat rejimi”ne gideceğimiz paranoyasını hep söyleyen laikçi kesim de bu noktada apaçık yanıldı.

Türkiye hiç olmadığı kadar sekülerleşmiş bir toplum oldu AK Parti döneminde.

Bu 19 senede daha da sanayileştik, aşırı kentleşerek yüzde 90’ı metropollerde yaşayan bir toplum olduk.

Sekülerleşme ve diğer bir deyimle dinden uzaklaşma 2020’lerin sosyolojik realitesi.

Bana göre Ali Erbaş’ın söyleminin radikalleşmesi ve genel olarak kimi İslamcı kesimlerin sertleşmesi bu sekülerleşme gerçeğini inkar etme ve de inkar etmek istedikleri bu hakikate karşı aşırı tepki vermekten kaynaklanıyor.

Aslında hem baskıcı ve yasakçı laikçiler hem de radikal İslamcılar yanıldıklarını inkar ediyorlar.

Maalesef hala her iki taraf da toplumu germeye devam ediyor.

Aslında bugünkü Türkiye’de İslamcı siyasal ideoloji merkezde bir akım da değil.

Ülke şu an dört ideolojinin bir ortak koalisyonuyla yönetiliyor.

Mevcut rejime karakterini veren şey dört politik ideolojinin birlikteliği: Milliyetçilik, muhafazakarlık, İslamcılık ve ulusalcılık...

Bu dört ideoloji şu an koalisyon ortağı ve müttefik diyebiliriz.

Bu koalisyonda en güçlü ideoloji de Milliyetçilik.

Yani bu ideolojik koalisyonda aslında İslamcılık baş aktör değil.

Hatta bana sorarsanız dördüncü aktör.

Tartışmasız baş rol milliyetçilik.

İkinci rol muhafazakarlık.

Üçüncü rol ulusalcılık ve son olarak İslamcılık...

Politik psikoloji ekseninde okuma yaptığımda Ali Erbaş’ın açıklamalarında sanki İslamcılık ideolojisinin baş rol gibi gösterilmek istendiğini görüyorum.

Fakat bu bir illüzyon. Bir yanılsama.

Türkiye dindarlaşan değil hızla sekülerleşen bir toplum.

İslamcılık da gelişen ve büyüyen değil gerileyen ve alanı küçülen bir ideoloji.

Şu an içinde yaşadığımız politik rejimin fotoğrafını çekecek olursak...

Bu ideolojik koalisyonun etkinlik oranlarını şöyle sıralayabiliriz:

Yüzde 50 milliyetçilik.

Yüzde 25 muhafazakarlık.

Yüzde 15 ulusalcılık.

Yüzde 10 İslamcılık.

Öte yandan Ali Erbaş hadisesi vesilesiyle özellikle kendini Kemalist olarak tanımlayan okurlarıma da şunu söylemek isterim...

Elbette laiklik prensibini sonuna kadar savunacağız. Ama bu, özgürlükçü bir laiklik olmalı.

Yasakçı laiklik zihniyeti Türkiye’yi mahvetti.

O baskıcı ve sert uygulamalar aslında Türkiye’nin gerçek anlamda sekülerleşmesinin önünde duvar oldu senelerce.

CHP sözcülerinden de Türkiye’nin geçmişindeki yasakçı ve baskıcı laiklik pratiğini de eleştirmesini rica ediyorum.

Senelerce CHP de başörtülü vatandaşların hakim ve savcı olabilme hakkına karşı çıktı ve bu tutum da çok yanlıştı.

Rahmetli değerli entelektüel Kürşat Bumin ve eşi kıymetli felsefeci Tülin Bumin bunu şu cümleyle formüle ediyorlardı 90’larda: Sekülerleşmenin önündeki en büyük engel laiklik.

Hakikaten de öyleydi.

Öte yandan Ali Babacan’ın tespitleri de doğru bence.

Dindarlara da her milli bayramda “Mili günlerimizde heyecan duyuyor musun? Atatürkçü müsün, değil misin, gerçek kimliğini göster” denilmesi de son derece yanlış. Sosyal medyada da bu hava olduğu bir gerçek.

Ali Erbaş’ın açıklamaları ne kadar yanlışsa her milli bayramda ulusalcı-laikçi kesimin sosyal medyada dindarları hizaya çekmesi de o kadar yanlış.

Özgürlükçü bir laiklik pratiğini savunmak hepimizin üzerinde uzlaşacağı bir zemin olmalı.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00