Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        DEVLETİN bir beka sorunu var mı? Bu kadar kaygan bir coğrafyada olmaması garip olurdu. Ayrıca 15 Temmuz, devletin kendi kadroları tarafından iğfal edildiğini göstermesi bakımından dehşet verici bir girişimdi. Peki devlet ve devlete hükümet eden parti bu sorunu çözmeye çalışırken doğru adımları mı attı? Akılcı mı davrandı, duygusal mı?

        Kısmen evet, doğru adımları attı. Ama maalesef yanlış adımlar iyi olanları gölgeledi. Kimi Batılı ülkelere suçluların iadesi için ricada bulunulurken “idam” söylemini kullanmak ve toplumdaki idam cezası talebini derinleş- tirmek, söz konusu duygusal tavra işaret eden en önemli misaldir. Zira hiçbir Batılı liberal demokrasi, idam cezasını getirmek istediğini söyleyen bir ülkeye sanık ya da suçlu iadesi yapmaz.

        Ancak daha kritik olanı, devletin beka sorununun üstesinden gelmek amacıyla atılan teşekkül ettirici, inşa edici tasarruflarda objektif değerlendirmelerden ziyade sübjektif fayda gözetildiği algısının yayılmış olması.

        Bu algı hiç yoktan var olmuyor.

        Önemli bir kişiyle ilgili haklı ya da haksız bir nedenle bir tasarruf söz konusu ise o tasarrufu haklı çıkarmak için o kişinin hem umulan hem de umulmayan mecralar aracılığıyla, FETÖ ile bağlantılı gösterilip karalanması gibi işler, AK Parti teşkilatının, tabanının ve olanı biteni “Yiyin birbirinizi” sevinciyle çekirdek çitleyerek izleyen muhalefetin gözleri önünde oluyor sonuçta. Bu uygulamalara maruz kalanlar kamuoyunun tanıdığı devlet adamlarından parti teşkilatına, hatta belediyelerde çalışan kişilere kadar genişliyor.

        Millilik-yerlilik, terörle mücadele, beka kaygısı kavramları arkasına sığdırılarak gerçekleştirilen tasfiye ve itibarsızlaştırmalar; isabetli işlemleri, alınması gerekli olan tedbirleri de zan altında bırakıyor. Dahası, insanları korku içinde kabuklarına çekilmeye zorluyor.

        Bürokratından AK Parti teşkilatına kadar pek çok kişi; eğer çalışır, çabalar, görünür olursa göze batacağından çekinir hale geliyor. Çalışırken bilerek ya da bilmeyerek “yerliliği ve milliliği bazı devlet büyükleri tarafından tescil edilmiş ya da akrabalıkla mühürlenmiş” birilerinin tepkisini çekmekten korkuyorlar. En güvenli pozisyon hareketsiz kalmak olduğundan, iş dönüp dolaşıyor ve bugün “metal yorgunluğu” ifadesinde tecessüm eden boyutlara varıyor. Bu hava zaten çalışmak istemeyenlere de müthiş bir aylaklık mazereti temin ediyor.

        Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partiyi karşı- sına alıp, “Önce şu hareketin kendi içinde birbirini sevmesi gerekir” demesi partideki, teşkilattaki yılgınlığın hangi boyuta geldiğinin göstergesiydi. Ancak yukarıda da anlattığım tablodan anlaşıldığı gibi, çare partililere, teşkilata ya da harekete gönül verenlere yüklenmek değil.

        Çünkü hareketin morali, yelkenlerini Erdoğan’ın verdiği yetkilerle şişirip kendi dükalığını kuranlar, operatif yollarla ayak kaydıranlar ve insanların itibarıyla oynarken “asla yorulmayanlar” yüzünden bozuk. Erdoğan’ın ve ailesinin adını katına, yatına, önemli kurumların danışmanlığına, yönetim kurulu üyeliğine tahvil ederken; ne yaptıklarını görenlerin aşil tendonlarını keserek yükselişlerini daha da tahkim edenler yüzünden yorgunlar. Hangi mefhuma sarılsalar, iki gün sonra tarumar edildiğini görmekten yorgunlar. Aynı yolu yürüdükleri halde, salı günü yapılan yol tarifinin çarşamba günü değişmesi karşısındaki şaşkınlık ve teessüflerinin, eğer şanslılarsa “şahsiyet defosu”, talihleri yoksa “vatan hainliği” olarak damgalanabileceğini bilmekle ilgili bitimsiz bir türbülans içinde tutunmaya çalışmaktan yorgunlar.

        Metal yorgunluğu değil bu, kalp yorgunluğu.

        Motivasyonunu “dava” adını verdiği bir duygu ve hedef birliğinden alan bir partinin/hareketin “kalp yorgunluğu” ciddi bir sorundur. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bunun farkında. “Kimsenin benim adıma racon kesmesine ihtiyacım yoktur. Eğer racon kesilecekse, bu raconu bizzat kendim keserim” demesi, kendisi adına başkalarına zulmedenlerle alakalandırılmaktan duyduğu “rahatsızlıktan” kaynaklanıyor.

        Hiç kuşkusuz anlamlı bir farkındalık. Ama biraz geç kalındı. Çünkü raconcular geçen zaman içinde sadece raconda değil, yüzsüzlükte de uzmanlaştılar. İbret almak şöyle dursun, Erdoğan’ın sözlerini bu kez de “Bize demedi, kediye dedi” paylaşımlarıyla istismar etmeleri, nasıl üzücü bir noktaya gelindiğinin delilidir.

        Diğer Yazılar