Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, New York Times’ta yazdığı yazıda verdiği ‘ABD böyle davranmaya devam ederse başka partnerler ararız’ mesajı, Avrupa basınında ve siyasetçiler arasında etraflıca değerlendirme konusu oluyor.

        Zira ‘Türkiye çökerse ne olur?’ sorusunun karşılığı olabilecek her olasılık ABD’yi değilse de Avrupa ülkelerini ve dolayısıyla NATO’yu ciddi şekilde yaralayacak. Avrupa’nın akıl izan sahibi kesimi ABD’nin son yıllarda sergilediği Türkiye tutumundan rahatsızdı. Türkiye’yi çok fazla sıkıştırmanın NATO’yu çatlatabileceğini ve bunun sonucunun Avrupa için korkunç olabileceğini öngörüyorlar ve kapalı kapılar arkasında ABD’y, uyarıyorlardı. Pence ve Trump’ın tırmandırdığı gerilim başladığından beri rahatsızlıkları ve endişeleri daha görünür oldu ve tutumlarına yansıdı.

        ABD ve Avrupa arasındaki farkın derinleşmesinin en önemli nedeni Türkiye ABD yakın ilişkilerinin tarihi ile ilgili.

        Türkiye- ABD ilişkilerinin temelini ve bugüne kadar en azından teoride dost ve müttefik iki ülke olarak konumlanmalarını sağlayan temel, soğuk savaş ve Sovyetler tehdidiydi. Bu temel artık mevcut değil. Washington ile Ankara’nın Ortadoğu için ortak bir vizyonları yok, bilakis çelişen ve birbirini engelleyen vizyonlara sahipler.

        AVRUPA’NIN TEK KALKANI HALA NATO

        NATO üyesi AB ülkeleri için durum o kadar basit değil. Bu yüzden, Avrupalı ülkeler muhtemel en kötü senaryo ne olabilir sorusu etrafında dönüp dolaşırken oldukça dikkatli bir dil kullanmayı yeğliyor, hatta panik olduklarını gizlemiyorlar.

        Sebepleri haklı ve bu haklılık Erdoğan’ın neden bu kadar soğukkanlı kalabildiğinin mantıklı izahlarını da barındırıyor.

        Hayır, Türkiye’deki krizin küresel ekonomiyi bütünüyle etkileyecek bir kelebek etkisi yaratacağından filan korkulmuyor. Böyle bir olasılık varsa da, bunun sanıldığı kadar yıkıcı ve geniş spektrumlu bir etki yapmayacağı düşünülüyor. Yani; endişeler ekonomik değil, askeri ve stratejik.

        NATO üyesi ülkeler, Türkiye’nin Doğu’nun savaşçı diktatörlerini batılı demokrasiler lehine kuşatıp dengeleyen bir köprü, bir tampon bölge olduğunun farkındalar. Bu konfora da alışıklar. Şimdi, o köprüyü, o muntazam sınırı yitirmenin kendilerine yükleyeceği maliyeti şöyle bir hayal etmeye çalışıyorlar ama ı-ıh, bütün simülasyonlar zayıf değil güçlü bir köprüye ihtiyaç olduğu sonucunu veriyor.

        ASKERİ VE STRATEJİK AÇIDAN VAZGEÇİLEMEZ

        Çünkü Avrupalı liderler şunları biliyor:

        Türkiye Ortadoğu’daki savaşların Yunanistan üzerinden Batı’ya sıçramasının fiziken önleyen yegane unsur.

        Azerbaycan, Gürcistan, İran, Irak, Ermenistan ve Suriye ile çevrili ve bu ülkelerin en az beşinde silahlı çatışmalar ya da tamamen savaş var. Türkiye ise başta Suriye’deki savaş olmak üzere, tüm bu ülkelerdeki çatışmaları oldukları yerde tutan tek ülke. Irak’ın, İran’ın, kürtlerin ihtilaflarının sıcaklığı Batılı ülkelerde hissedilmiyorsa eğer, nedeni Türkiye. O ülkelerdeki savaşı o ülkelerde tutabilmek için bir çok bedel ödüyoruz. Hatırlayın, IŞİD’inden PKK’sına kadar bütün vahşi organizasyonların özellikle 2014-2017 yılları arasında düzenlediği saldırılar hep Türkiye’nin sırtına sağlandı, hep Türkiye’nin göğsünde yumuşatıldı.

        Sadece bunlar değil, Türkiye; Batılılar ile hiç sevmedikleri ve günden güne daha da çok tehdit olarak gördükleri Rusya arasında da bent durumunda. Bu nedenle bugünlerde en çok sordukları soru Türkiye’nin İran’a, Suriye’ye ya da Rusya’ya yönelmesini ister miyiz? sorusu. Trump feragat edebilir görünüyor ama NATO ülkeleri, jeostratejik olarak paha biçilmez değerde olan bu ülkeden feragat edebilir gibi görünmüyor.

        Soru doğru ve bugünlerde kimi mahcup kimi açık olarak her bir değerli analiz, ağızbirliği etmişçesine ‘hayır’ diyor. Zira Avrupa için halen tek merkezi koruma kalkanı NATO ve ittifakın füzesavar kalkanları ‘tesadüfen’ Türkiye’de değil. Kürecik feda edilebilir gibi değil. Hakeza İzmir’de bulunan NATO Kara Kuvvetleri Komuta merkezi de öyle.

        Kaybedilmiş bir Türkiye, Avrupa’nın Orta Asya’ya, Kafkasya’ya ve Ortadoğu’ya ulaşmasını, işlev görmesini çok zorlaştırır. Ankara olmadan ya da Ankara’yı karşısına almış bir Avrupa’nın Suriye’yi yeniden inşa etme hayallerinin suya düşeceği de aşikar.

        Bütün bunlardan bağımsız olarak Türkiye, sadece askeri açıdan bile başlıbaşına bir aset. 29 NATO üyesi içinde, ABD’den sonraki en büyük silahlı kuvvet Türkiye. Üstelik askeri harcamalar için tüm NATO üyelerinin üçte ikisinden daha fazla para ödüyor. Türkiye’nin sahiden ve tümüyle Rusya’ya yönelmesi halinde geride kalan NATO üyesi ülkeler çok daha fazla harcama yapmak zorunda kalacaklar. AB’nin mütehakkim ülkeleri ile Avrupa’nın güneyi ve doğusunda yer alan NATO ülkeleri arasındaki muvazenenin bozulması gibi sorunlar da sözkonusu olacak.

        Bakın daha ‘mülteci barajı’ olma misyonumuza bile gelemedik.

        İstismar etmeyelim, şımarmayalım ve doğru kullanalım, çünkü bu kartlar boş değil.

        Erdoğan’la sert tartışmalar yaşamış Merkel’in ‘Türk ekonomisinin güçlü olması bizim çıkarımızadır’ deyişi boşuna değil.

        Tek destekçimiz Katar olmak zorunda değil.

        ABD'nin Türkiye'ye uyguladığı yaptırımları eleştiren Almanya Ekonomi Bakanı Peter Altmaier’ın Ekim ayında 7 binden fazla Alman şirketini temsil eden 80 kişilik bir heyetle Türkiye’ye gelecek olması önemli.

        Yaşananların bir hikmeti de, AB üyesi olmasak da, Batılı demokrasiler ile bileşik kaplar gibi ortak bir kaderimiz olduğunu anlamamıza yardımcı olması sanırım.

        Demek ki neymiş, üçüncü sınıf -neredeyse- tabloid basında üretilen ‘Almanya bizi bitirmek istiyor, çünkü çok kıskanıyor’ lafının sazan avlama miadı buraya kadarmış.

        Diğer Yazılar