2019 Nobel Edebiyat ödülü, Miloseviç’i destekleyen ve Bosna soykırımını inkar eden Peter Handke’ye veriliyor. Türkiye kararı haklı olarak protesto etti. Türkiye’nin Stockholm Büyükelçisi Hakkı Emre Yunt törene katılmayacağını açıkladı. Sadece Türkiye değil, Arnavutluk ve Hırvatistan da ödül törenine katılamayacak.

Ödül için Handke’nin uygun görülmesi nereden baksanız korkunç bir karar. Üyelerinin ortaya çıkan seks skandalları nedeniyle zaten yaralanmış olan Nobel komitesi, Bosna’daki Müslümanların katliamından sorumlu savaş suçlusu Miloseviç’in hayranı olan Peter Handke’yi aklayayım derken kendisi çamura battı. Kuşkusuz tıpkı daha önceki yıllarda yaptığı gibi, bu da anlamlı bir tercih. Mesele hem Miloseviç nezdinde cisimleşmiş olan Müslüman düşmanlığı hem daha ötesi.

“Nobel” siyasetle senkronize olmaya bayılıyor ve Miloseviç’in hayranı olan Peter Handke’ye verilen Nobel Edebiyat Ödülü ile, Trump’ı ‘küreselleşme doktrinini reddediyoruz’ demeye sevk eden şartlar arasında anlamlı bir bağlantı var.

HERKES KENDİ EVİNDE KALACAK VE KAPILAR SIKI SIKI KAPANACAK

Avrupa iç karışıklıklarından kaçan yeni bireyler, iltica eden gruplar, toplu göç dalgaları istemiyor artık. İtalya tavrını mültecileri denize dökerek gösterdi. ABD’de bir adam bırakın uzak coğrafyaları Meksika sınırına duvar örme vaadiyle seçim kazandı. Sadece yönetim katının değil, halkların talepleri de bu yönde.

Halklar evet.

Demokrasinin yan tesiri, en süfli en ırkçı fikirleri eğer ‘çoğunluk’ tarafından onaylanıyorlarsa ana akım siyaseti belirler hale getirmesidir. Demokrasi çoğunluğun tercihlerine dayanan bir sistem ve çoğunluğun ahlaklı erdemli olmaktan vazgeçişini durduracak /denetleyecek mekanizmalar aşındığında fena şeyler olur. ‘Eyvahlar olsun’ deriz, ‘Irkçılık yükseliyor’ ya da ‘Oldu mu şimdi, İslamofobi yayılıyor’. Demokrasi tek başına halkları daha ahlaklı ve diğerkâm yapamıyor demek hoşumuza gitmediği, sevimli gelmediği için. Çünkü demokrasinin yerine koyacak başka bir şeyimiz yok ve demokrasi düşmanları her zaman demokrasiyi mumla aratacak türden otoriter ya da totaliter yapı hayranları oluyor.

En büyük ve demokrasi konusundaki en iddialı ülkenin halkı bu durumda iken, başkanının çıkıp “Küreselleşme doktrinini reddediyoruz” cümlesiyle ilan ettiği şey, dünyanın çarpık liderler altında ezilen halklarına yapılan ‘Oturun oturduğunuz yerde’ uyarısıydı. “Bize güvenip, yardıma geliriz diye ya da nasılsa mağduriyetinize destek çıkar sizi alırız düşüncesiyle yerli otoritenizle aranızı bozmayın. ABD bundan sonra sizin yerli diktatörünüzün tepesinde kılıç sallama rolünü üstlenmeyecek. İdarenizle iyi geçinin. Artık biz yokuz. Kendi başınızasınız”

Kuşkusuz bu değişim sadece ABD’de yaşanmıyor. Avrupa’da da yaşanıyor. Merkel’in diğer Avrupa ülkelerine göre çok daha fazla (1 milyondan fazla) Suriyeli mülteci kabul edip onların barınmasını ve eğitimini üstlenmesinin bedeli iktidarı kaybetmek olmadı mı?

Söz konusu değişimde pek çok faktörün etkisi var.

İlk neden güçlü olmak için insana ve demokrasiye değer vermek gerekmediğini, çeşitliliği, çok kültürlülüğü korumadan; hem totaliter hem kontrolcü hem anti demokrat olunarak da ‘güçlü’ olunabileceğini gösteren Çin gibi bir tecrübenin ayartıcılığıdır.

Daha önce böyle değildi. Gücün kaynağını bir üst kimlik altında da olsa farklılıkları korumak, çeşitliliği kutlamak olarak gören, bunun da demokrasi ile mümkün olduğu anlatısını hem yayan hem de Amerikan rüyasını ve AB değerlerini ayakta tutacak miktarda yaşayan liberal demokrasilerin yönetme/yönetişim kültürlerinin komada olmadığı bir dönem vardı. Şimdi limitlerinin sınırlarına geldiğini düşünüyor ve bunu göstermek de istiyorlar.

Kendi evinizdeki problemlerden kendiniz mesulsünüz ve bizim değerlerimizi bizim kapasitemizi zorlamak için kullanamazsınız diyorlar: Bizim için önemli olan artık, nasıl alışveriş yaptığımız.

Barbarlığın elli tonundan biri, açık gri.

Hiç kuşkusuz esasında hep böyleydi. Eskiden de sağlam bir teminat ve ballı bir menfaat yoksa hiçbir yere demokrasi götürülmezdi. Ama Allah var, bazen sopanın gölgesi bile lokal zorbaları hizada tutardı. Barışçıl gösterilerin üzerine kurşun yağdıran Esad gibilerinin bedelini ödemeden sağ kaldığı, Sisi’nin sadece dua okuyan insanları Rabia meydanında katlettiği ve üzerine bir de taltif edildiği günden beri dünya aynı yer değil. Ezilmiş, zindanlara doldurulmuş, sürülmüş halkların taleplerinin hiçe sayılması, protestolarına silah sıkılması artık egemenlerin umrunda değil. Belki daha önce de değildi ama ‘umurlarındaymış gibi’ davranırken sergiledikleri inandırıcı çabanın (ya da inanmış kişilerin, STK’ların vs) açtığı kapılardan bile yüzbinlerce insanın hayat standardı olumlu yönde değişebiliyordu.

KÜRESEL KATASTROFİ

Küreselleşme bir yığın pespayelik ve ekonomik emperyalizmle beraber evrensel hukukun, demokratik katılımın, insan doğmakla sahip olunan hak ve özgürlükler bilincinin ve evet küresel vicdan gibi inananları sayesinde az çok dolaşıma da giren faydalı, erdemli değerlerin de küreselleşmesiydi. Küresel olandan güç merkezlerine gelen renklerin birikimlerin yük değil katkı olarak görüldüğü kısa postmodern dönemin 11 Eylül’den sonra aldığı yara Suriye iç savaşı ile dalga dalga büyüdü ve egemenler yabancı olan/ dışardan gelen dezavantajlı sığınmacı, göçmen hatta öğrencilerin bile açlıkları, ihtiyaçları, hasarları ve terörizm potansiyelleri ile daha fazla sınanmak istemediklerine karar vererek vicdani katastrofiye sürüklendiler.

Geriye kalan her biri kendi tebaasından sorumlu ve tebaasına nasıl davrandığı bahis konusu edilmeyen lokal liderlerle güçlü ülke liderleri arasında gerçekleşecek at pazarlıkları.

Miloseviç hayranı sapkın Peter Handke’ye ödül verilmesi ‘küresel vicdan’ mefhumunun tabela değerinin bile kalmadığının ilanıdır. Bir yerde olmuş ya da olabilecek soykırımlarla, halk ile lideri arasındaki kavgalarla ilgilenmiyorum demektir. Söz konusu felakete edebiyatın dahil edilmesi, felaketin şiddetini arttırmaz, ama çoktan olup bitmiş yıkımın boyutunu gösterir.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!