Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sosyal medya ile ilgili olarak yaptığı sert eleştiriler son birkaç günde en çok konuşulan mesele oldu. Özellikle Twitter mercek altında, şartlar zorlu ve şirket bu şartları kabul etmezse bant genişliği daraltılacak ve erişim en azından zorlaşacak.

Hiç kuşku yok ki, faydalı, müthiş bir çeşitlilik sunuyor, harika bir haber alma mecrası ve çok sesliliğe imkan tanıyor sosyal medya. Ama aleyhindeki tartışmalar bizim ülkemizle sınırlı değil. Netflix’te gösterilen ‘Great Hack’ adlı belgesel mükemmel bir sorun analizi yapıyordu mesela. Aklımda kalan anekdotu hemen aktarayım. Obama’nın başkanlığı döneminde polis tarafından öldürülen Michael Brown’un ölümüne yönelik tepkileri manipüle eden ve Antifa yahut Antifa sempatizanı gibi davranan bazı hesapların Rusya’dan kullanıldığı tespit ediliyor. Sonra o da ne? Amerikan Altright tandansında hareket eden ‘beyaz üstünlükçü’ bazı hesapların da aslında Rusya güdümlü olduğu anlaşılıyor. Twitter’ın ABD gibi güçlü bir ülkede bile çatışma potansiyelini manipüle eden güçlere açık bir mecra oluşundan bahseden anlatıcı, hiçbir itham içermeyen ama sert bir ton ihtiva eden şu çağrıyı yapıyordu: Jack Dorsey, sorumluluk al.

Bizde sosyal medyanın birden hain ilan edilme nedeni ise aslında böyle derin mevzular değil. Mesele AK Parti ve MHP’nin çok eleştirildiği bir mecra oluşu, Esra Erdoğan Albayrak’ın çiğnenen onuru ise bardağı taşıran son damla oldu.

Lamı cimi yok, Esra Erdoğan Albayrak’a yapılanı daha o gün o saatlerde kınadım, fakat tiviti atarken Esra Erdoğan yazmışım, o yüzden herhalde “Esra Albayrak’a hakareti kınayan yazarlar” konulu taramalara dahil edilmemişim. Kadınlara kadınlıkları üzerinden hakareti meslek haline getirmiş bu toplum hastalığını her zaman her zeminde lanetlediğim bir sır değil. Bebeğini yeni kucağına almış bir kadına yapılan bu ithamı elbette lanetliyorum.

Ancak gönül isterdi ki, sadece yüksek profilli siyasetçi kızları ya da eşleri değil, görevleri gereği görüş beyan etmek durumunda olan kadın gazeteci ve yazarlar bu türden hakaretlere uğradığında da bir duyarlılık hasıl olsun. Ama öyle olmuyor. İktidarın ya da muhalefetin çelik çekirdeği tarafından koruma kalkanı altına alınmamış kadın yazarların, avukatların, siyaset bilimcilerin onuru bugün bu olaylar ilk kez oluyormuş gibi davrananların umrunda değil. Yani aslında kadına yapılan bel altı vuruş kınanmıyor, kadının arkasında duran eril güç, otorite sahibi erkeğe destek veriliyor. Bu ülkede böyle.

HANİ HAMAMA GİREN TERLERDİ?

Hiç unutmuyorum, unutmam mümkün değil. Yıl 2015’ti. Çözüm süreci bozulmuş, hükümete karşı Gezi eylemleri ve 17-25 Aralık yargı müdahalesi destabilizasyon yaratmış, MİT tırlarının IŞİD’e yardım götürdüğü suçlamaları PKK’lı hesapları iyiden iyiye ateşlemiş, Türkiye her Allah’ın günü ya askere ya Batılı devletlere şikayet edilir olmuştu. Tüm bu saldırılara karşı sivil seçilmiş hükümetin ve her şeye rağmen milletin iradesini de reyini de kendi safına katmış Erdoğan’ın yanında duran bir grup kadın yazar akla hayale gelmeyecek saldırılara, küfürlere maruz kalıyordu. Bunlardan biri de bendim. Sonra gazeteci olmayan bir arkadaşımızın aklına şöyle bir fikir geldi: “KADEM’e, ki açılımı Kadın ve Demokrasi Derneği’dir, isminin gereğini hatırlatmak lazım, ekrana çıkıp konuşan, görüşlerini yazan bu kadınlar aslında tam olarak sandık tarafından belirlenen iradenin yanında durdukları için hedef oluyorlar. Yani demokrasinin olmazsa olmazı olan halkın seçimine tercüman oldukları için saldırıya uğruyor, namuslarına kadar dil uzatılmasına maruz kalıyorlar. Bu kadınlarla ilgili olarak Kadın ve Demokrasi Derneği bir duyarlılık oluşturabilir.” Arkadaşımız görüşlerini KADEM yönetim kuruluna ilettiğinde ise ismi bende mahfuz bir üye şu gerekçeyi öne sürerek teklifi hasıraltı ettirmeyi başardı: “Hamama giren terler. Televizyona çıkıyorsan, yazı yazıyorsan bunlara da katlanırsın.”

O dönem kadınların güçlendirilmesini hedefleyen bir sivil toplum kuruluşu, siyasetçi olmayan, yani aslında ‘hamam’da olmayan, siyasette bir ikbal arayışı olmayan, sadece demokratik duruş sahibi oldukları için ırzlarına namuslarına hakaret edilen sivil kadınların bunlara katlanması gerektiğine karar verdi. Tamam, olabilir. Ama bunun dolaylı sonucu şu oldu: Toplumsal bir hastalığın aynası olan sosyal medyadaki bu arızanın üzerine eğilmek, tedavi edici önlemler geliştirmek, kampanyalarla duyarlılık uyandırmaya çalışma işi ‘gecikti’.

Etik kod çalışması başladığında her şey için çok geçti anlayacağınız.

Daha kötüsü yeşil toplar, ‘milli hesaplar takipleşiyor’lar derken sosyal medyada ayrımcılık daha da körüklendi.

Ne zaman ki, Cumhurbaşkanımızın kızı, Berat Albayrak’ın eşi olan Esra Hanım’a o çirkin sözler sarf edildi, bir politik pozisyonda olmanın dünyanın en ağır hakaretlerini işitmeyi gerektirmediği ve bütün bunların terlemeyi göze almayı gerektirmediği gerçeği yeniden keşfedildi.

Tartışan, bir görüşü savunan hele hele bazı ön kabullere kafa tutan kişiler gerektiğinde bedel de öderler. Bu en çok da siyasetçiler için geçerlidir. Ancak bu bedel ister bir siyasi görüşü savunsunlar, isterlerse bir makamı işgal edenlerin eşleri/kızları olsunlar, kadınların namusuna, kadınlığına dil uzatmayı, defalarca hacklenmelerini kapsayacak kadar geniş spektrumlu değildir. Ben ve benim gibi bazı kadın arkadaşlarım bu ‘genişliğe’ karşı suç duyurularımızı oluştururken derdimizi ciddiye alacak savcılara denk gelemedik pek. Dinlediler ve ağır hakaretleri bile düşünce özgürlüğü deyip kapattılar. Twitter merkezi de raporların ihbarların çoğunu karşılıksız bıraktı.

MİLLİ HESAPLAR-VATAN HAİNİ HESAPLAR AYRIMI YAPARKEN DÜŞÜNMEDİNİZ Mİ?

Yüksek profilli siyasetçiler ise kaşının altında göz var ama biraz çapaklı galiba mealindeki tivitlere en ağır hükümleri uygulayan adli birimlere denk geldi. Tesadüf tabii. Oysa Twitter’da Facebook’ta hem çözüm süreci karşıtlarından hem Gezicilerden hem FETÖ’cülerden hem Kürt’çülerden hem MHP’lilerden ve en son Pelikan + Aktrollerden ayrı ayrı defalarca linç yemiş ve pek çok kişiye karşı suç duyurusunda bulunmuş biri olarak benim amacım kimseyi hapsettirmek değildi, yaptıkları şeyle yüzleşmelerini istemiştim. Dahası aklımdan bir kere bile sosyal medyayı hem de ne alakaysa taa Netflix’ine varana kadar tehdit bellemek, yok olmalarını dilemek geçmemişti.

Hele Netflix’in konu ile ilgisi ne, sahiden anlaşılmış değil.

Youtube’un dahil edilmesi de garip. Mesele işinden kovulan mesleğini icra edemeyen artık televizyon kanallarına çıkamayan, ‘genel merkezden çizik yiyen’ kişilerin kanallar açmasına ve kimi gayet derli toplu ama muhalif yayınlar yapmasına imkan vermesi mi?

Mesele bunlar ofis açsın vergilerini ödesin, hakaret edenler takip edilebilsin gibi anlaşılabilir hedeflerden fazlası mı?

Neden birilerini milli, diğerlerini vatan haini ilan etmenin işleri bu noktaya getireceğinin belli olduğu, yeşil topların, milli hesaplar takipleşiyor gibi ayrıştırıcı tutumların sosyal medyadaki öfkeyi kabarttığı, ‘dislike’ları arttırdığı sorgulanmıyor da iş “Ama bunlar espiyonaj faaliyeti de yapıyor” denilerek ‘milli güvenlik’ kapsamına alınmaya gidiyor, global firmalara cepheden savaş açmaya vardırılıyor?

Farkındaysanız artık her şey ama her şey hızla milli güvenlik sorunu haline getiriliyor.

Oysa sosyal medyayı bu kadar baş edilemez hale getiren en önemli sebeplerden biri maaşlı tivitçiler. Yani şimdi “Espiyonaj da var” diye en çok şikayet edenler, kim ne tivit atıyor diye izlemek için ajans kurdurmuş olanlar.

İğneyi Twitter’a batırırken kendinizi çuvaldızdan mahrum bırakmayın.

Sosyal medyayı bu kadar öfkeli bir yer yapan şey konvansiyonel merkez medyanın tek sesli hale getirilmesi ve orada aradığını bulamayanın hışımla soluğu sosyal medyada alması. Ana akım medyanın artık tamamen tek sesli olduğunu ve hükümeti rahatsız edecek hiçbir haberi vermediğini düşünenler sosyal medyaya akın ediyor, gereğinden fazla anlam yüklüyor, burada yazılan her şeye inanıyor ve bu mecraları hak etmedikleri kadar önemli hale getiriyorlar.

Sosyal medyanın hem ihtiyaç hem alışkanlık halini aldığı gerçeğini de inkar edemeyiz öte yandan. Şunu da söyleyeyim, kapatılması ile devlet denetimine girip sadece devletin görüşlerini yansıtır bir yer haline gelmesi arasında çok fark yok ve bunun düşüncesi bile sosyal medya müdavimlerini çıldırtmaya yetiyor.

İlletiyle, zilletiyle, nimetiyle 21. yy.’ın küresel köyünün agorasıdır sosyal medya. Her şeyin nabzı orada atıyor. O nabzı tutmak yerine manipüle etmeyi seçenler yüzünden etrafına çelik tel germek pek iyi bir fikir gibi görünmüyor.

TWİTTER BUNLARI NEDEN YAPMIYOR?

Twitter’ın ofis açması ve vergisini vermesini ben de isterim Hatta daha on beş gün önce kullanıcılar ancak TC kimlik no’suyla giriş yapabilmeli ve edepsizlik yapan bunun bedelini ödeyeceğini bilmeli diye paylaşımda bulundum. O halde şeytanın avukatlığını yapmaya da hakkım var.

Twitter, TC kimlik no ile girişe, ofis açmaya biraz da şu nedenlerle karşı olabilir.

Çünkü konu her zaman bazı önemli kadınların namusuna laf edenin TC kimlik numarası sayesinde takip edilmesi ve cezalandırılması gibi kolayca mutabık kalınacak suçlar olmayacak. Asıl soru politik eleştiri ile hakaret arasındaki sınırı kim çizecek sorusu. Mesele, “TC kimlik numarasıyla giriş yapan birinin düşünce özgürlüğünü kullandığını zannederek vicdani retçilik yaptığı bir durumda ya da bir siyasetçiyi biraz vulgar biçimde eleştirdiğinde ertesi gün kapısına polis yığılacak mı, yığılmayacak mı?” sorusu. Anlayacağınız Twitter sadece vergi vermemek için değil Türkiye’nin şartlarını kabul ederse bu şartların kullanıcılar aleyhine döneceğini ve şirketin de buna bağlı olarak değer kaybedeceğini düşündüğü için ofis açmıyor, kaçak güreşiyor olabilir. Türkiye’nin önüne koyduğu Magna Carta misali şartnameyi de aynı nedenlerle kabul etmeme ihtimali var maalesef.

O zaman ne olacak?

Bu arada, unutmayalım ki, ‘hamama giren terler’ ilkesi en çok siyaset yapanlar, devleti yönetenler, yönetiyor olmanın sorumluluğunu taşıdıkları kadar yönetmenin imkanlarından da faydalananlar için geçerlidir ve ter yaptı diye hamam yıkılmaz. Hele hele pire yüzünden yorgan yakılmaz.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00