Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Yılın son yazısını genellikle o yılın önemli olaylarına ayırırım. Ama 2020’nin Mart ayından itibaren tek bir gündem vardı. Koronavirüs. Üstelik yılı arkada bırakıyor olmamız onu da geride bıraktığımız anlamına gelmiyor, devam ediyor. Muhtemelen 2021’in önemli bir kısmında da hayatımızda olacak.

Hasılı bu yıl, yılın son yazısını Deva partisinin 1. Olağan Kongresinde yaşananlara ve verilen tepkilere ayırmayı seçtim.

Kongreye damga vuran Babacan’ın 28 Şubat günlerini ve özellikle kardeşinin başörtüsü nedeniyle ceza alıp üniversiteden uzaklaştırılmasını anlattığı kısımdı. Babacan’ın sesinin titremesini hem AK Partililer hem de radikal seküler cenah el ele tutuşarak gömmeye çalıştı.

Birinci grup "Madem başörtüsü mağduriyetini kabul ediyordun, sen de derin yaralar açmıştı o zaman niye partini terk edip gittin?” diyerek.

İkinci grup ise "Vaay kandırılmışız. Bunca mağduriyet varken adam hala başörtüsü diyor" diyerek.

Cumhur İttifakı’nı oluşturan partilerin derdini anlıyorum. AK Parti, Deva gibi Gelecek gibi kendisinden koparak oluşan partiler Cumhur İttifakı'na vereceği zararın farkında. Babacan’ın bugüne kadar muhafazakar kimliğini ve geçmişini hatırlatmaması AK Parti için büyük bir konfor teşkil ediyordu.

Ama radikal sekülerlerin ders almazlığını asla anlayamıyorum. Siz Deva’ya ‘oy verecekmiş’ gibi yapıyorsunuz diye adam hikayesini anlatmasın mı?

Ayrıca neden anlatırken duygusallaşmasın?

Tek bir durumda içinden başörtülülerin geçtiği bir 28 Şubat hikayesini anlatırken duygusallaşmak ayıp sayılabilirdi: Başörtülülerden özür dilenmiş olsaydı. Uygulanan yıldırıcı baskılardan, ayrımcılıktan dolayı samimi olarak pişman olunsaydı. Oysa öyle bir şey olmadı.

Radikal seküler tabirini özellikle kullanıyorum. Çünkü elbette makul demokrat sekülerlerin bakış açısı zaman içinde epey değişti. Hatta CHP’nin belirli bir grubunun bakış açısı dahi değişti. Ama hala iş dünyasında kati surette başörtülü istihdam etmeyen firmalar var. Örneğin bildiğim kadarıyla gelirinin %80’ini başörtülü kadınlardan temin eden Vakko’nun kapısından girebilmek sadece müşteri iseniz mümkün. Başörtülü kadınlar nihayet lisans eğitimi alabiliyor ama öğretim görevlisi olmak istediklerinde geri çevriliyorlar. Dahası sosyal medyaya bakın. Her Allah’ın günü hala, AK Parti’ye öfkelenen ama Emine Erdoğan’ın başörtüsüne küfrederse soluğu Silivri’de alacağını bilen birilerinin rahatlıkla karnını boşaltabileceği tükürük hokkaları gibi kullanılıyor başörtülü kadınlar. Muhafazakar kesimdem kimse Macron’a kızınca gidip açık bir kadına küfretmiyor. Ama laik kesimde Arabistan’a kızıp başörtülü kadınlara küfreden zibil gibi kadın ve adam var.

Elbette bunda AK Parti’nin dini, başörtüsünü iktidarını perçinlemek için kullanmasının da payı var. Ama biz edep gösterip empati kurmaya çalıştıkça, radikal seküler takımı daha çok el yükseltiyor. Oysa benim edebim onlara verilmiş bir koz değil, iktidarı eleştirmek de dindarlığımı rehin verdiğim anlamına gelmiyor. Bilakis, dindar olduğum için haksızlıklara itiraz etme motivasyonu içindeyim. AK Parti’den koparak iki yeni parti kuranların da benzer bir duygusal motivasyon içinde olduklarını düşünüyorum.

Düne kadar Ahmet Davutoğlu’nun demokratlığını hükümdem düşürmek için onu dindarlığı yüzünden mahcup etme hesap vermeye zorlama girişimi, kız kardeşini anlatırken sesi titremiş diye şimdi Babacan’a karşı yapılıyor. Fikri Sağlar misal Babacan’ın hassasiyetine karşılık başörtülü hakim yanlış gibi düşünceleri hortlatabiliyor. Hala mı din diyenlere asıl biz soralım: Hala mı başörtüsü?

Şimdi birileri hemen diyecek ki, “Siz ayrımcılığın sürmesinden şikayet ederken, AK Parti Türkiye’sinde darbe girişimi ile hiçbir alakası tespit edilmeyen binlerce başörtülü kadın cezaevinde. İktidarın her alanı dizayn etmek isteyen tahakkümcü politikaları da başkalarının canını yakıyor, iki Kürt'ün hayvan otlatırken yakalanıp helikopterden atıldığı iddia ediliyor ve medya yazamıyor bile, hala mı din? Hani farklı olacaktınız? Hem önce özeleştiri verin!”

Ülkenin yüzbinlerce kadınını temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakan uygulamalar için samimi bir özür dilememiş olanların muhataplarına özgürce özeleştiri tavsiye etmesindeki kibri üzerinde konuşmaya değer bulmuyorum.

Ancak şunu önemli buluyorum. Aranızdaki 28 Şubatçılar AK Parti önünde muktedirin elini öpmek için kuyruğa girmiş iken, Ali Babacan’ın ya da Davutoğlu’nun "daha fazla demokrasi ve acilen hukuk devleti” diyerek eski partilerini karşılarına almaları özeleştiriden başka bir şey değil.

Ayrıca şunu unutmamak yerinde olur. AK Parti’yi terk ettiler dinlerini değil. Hatta denilebilir ki, dindar oldukları için, dinin istismarına, bazı hukuksuzluklara pelerin yapılmasına karşı çıkabildiler. En çok da “madem dini özgürlük istiyorsun, o zaman AK Parti'yle yol yürümekten başka çare yok dayatmasına itiraz ettiler. İtirazlarında toplumun makul sekülerlerinin vicdanına duydukları bir güven vardı. AK Parti’den kopabilmek şu anlama da geliyordu, "Hayır biz toplumun diğer vicdanlı sekülerleri ile, hukukun üstünlüğüne dayalı, dindarların da sekülerlerin de hak ve özgürlüklerini koruyan, karşılıklı güven esasına daynan bir toplum kurulabileceğine inanıyoruz".

Umarım bu güven boş bir güven değildir.

BABACAN’IN PARTİSİ TAM DA HİKAYESİ YÜZÜNDEN ÖNEMLİ

Ne yazık ki Babacan’ın 1. Olağan Kongresinde anlattıklarıyle ilgili tepkiler üzücüydü ve beni "Umarım bu güven boş bir güven değilidir" demeye sevk etti.

Deva Partisi 9 Mart 2020’de kuruldu. Uzun ve bıktırıcı bir hazırlık sürecinden sonra, hayli gecikilerek kurulması bir yana, biraz derme çatmaydı. Çok kimlikli, pek çok kimliği barıştıran ve yan yana olabileceklerini göstermek isteyen bir düsturla yola çıkılmıştı. Dahası kuruluş pandemi tedbirlerine denk geldi ve normal şartlarda daha fazla heyecan yaratması gereken kuruluş gündem tarafından bypass edildi. Ancak zaman içinde Babacan gerek çok sahaya inerek, gerekse sahada bulduğu karşılığın ve teveccühün gizlenecek gibi olmamasıyla yavaş yavaş kendi avantajını yaratmaya başladı.

Partinin çok parçalılığı dolayısıyla sosyal medyada ve parti içinde değme sekülerlere taş çıkartan pek çok tartışma yaşandı.

2020 Türkiye’sinin dört eğilimi birleştirme benzeri iddialar için fazla kutuplaşmış olması, ülkenin karpuz gibi ikiye ayrılmış olması ve her iki tarafın da yekdiğerini cahillik, güvenilmezlik, yolsuzluk ve hainlikle suçladığı ve dürüstlük, vatanperverlik, demokratlık gibi olumlu nitelikleri sadece kendi tarafına yakıştırdığı bir iklimde Deva Partisi’nin kendi mesajını düzgün bir biçimde iletebilmek için önce kendisini tanımlamak zorunda olduğu gerçeği günbegün görünür oldu. Çünkü eli fırça tutan herkesin renk motif ya da iz bıraktığı bir tuvale benziyordu Deva Partisi.

Herkesin rengi ve motifi özeldi ve kendine güzeldi ama ortaya çıkan şeklin bütünün de bir anlamı olması gerekiyordu. Dahası tuvaldeki renk cümbüşü arasında bir renk yoktu ya da özenle saklanıyor mesajı verecek kadar silikti: Ali Babacan ve bu partiyi kuranların dindar kimliği.

Bu ‘eksiklik’ tercih edilmiş bir yoldu. Parti kurulmadan aylar evvel yaptığım bir görüşmede Ali Babacan “Kim olduğumuz, nereden geldiğimiz zaten belli, bunları ayrıca vurgulamanın hiç gereği yok, bu topluma faydası da yok” demiş ve eklemişti: “Türkiye’nin başına bela olan trendlerin hiçbirinin peşine düşmeyeceğiz.”

Dinin, milliyetçiliğin ve devletçiliğin egemenler tarafından çok rahat istismar edilebiliyor oluşu, AK Parti döneminde ucunda din ödülü sallanan bir sopanın kitleleri her şeye razı etmek için kullanılır hale gelişi, din ve vatan millet sevgisi temalı diskurların her yanlış politikaya meşruiyyet sağlamak için sahaya sürülmesi bu tercihin sebebiydi.

Öte yandan bir de şöyle bir realite vardı: Bu memlekette siyaset yapacaksanız kim olduğunuza, hikayenize, nereye gittiğinizden bağımsız olarak ayrıca nereden geldiğinize, hayata bakış açınızın şekillendiği iklimin ne olduğuna bakarlar. Bunları silikleştirmek de, yokmuş gibi yapmak da, çok vurgulamak kadar tedirgin edicidir.

Gidişatın iyi olmadığını, demokratik değerlerden kopulduğunu, nepotizmin alıp yürüdüğünü, yönetimin otoriterleştiğini düşünen eğitimli şehirli dindarlar bile gündelik terminolojisinde “Allah razı olsun, Allah’a emanet olun” gibi ifadeleri bile bulundurmayan Deva Partisi’ni eleştirir olmuştu nitekim.

Nasıl olmasınlar? CHP’den çıkıp gelmiş ve Mevlüt okutarak, Kuran okuyarak İstanbul’a başkan olmuş Ekrem İmamoğlu örneği varken? Yani CHP’de siyaset yapmış kişiler bile muhafazakarlarla ve dindarlarla kavgalı olmak yerine barışık olmayı diyalog kurmayı tercih etmeye başlamış iken?

Günün sonunda Ali Babacan’ın duygulardan, kişisel hikayesinden arındırılmış siyasetine es verildiği bir an geldi. Çünkü Ali Babacan’ın ailesinde sadece kız kardeşi değil başka kadınlar da rejim tarafından eziyete uğramıştı. Halası Hatice Babacan 1967 yılında başını açmadığı için okuldan atılmıştı.

Ali Babacan’ın kurduğu partiyi özel kılacak olan, bu hikayedir.

Dindarlıkla agnostik bir ilişkisi olanın "Din istismar aracı olmasın" demesi haber değildir. Çünkü bu o kadar da kıymetli bir şey değildir. Ama geçmişinde laik rejim tarafından hırpalanmış halalar, kız kardeşler bulunan bir adamın "Biz bunları yaşadık, ama din istismar aracı olamaz, dindarların geçmişte yaşadığı mağduriyetler bugün yapılan haksızlıkları örtmez” demesi önemlidir.

1. Olağan Kongredeki konuşmanın hülasasına bakışım bu.

Deva Partisi’nin tuvaldeki renklere, motiflere bir şekil vermesinin zamanı gelmişti ayrıca. O samimi duygusal anın, bu partinin inandığı değerler ve prensipler dışında ‘kim’ olduğunu ve ‘kimden’ oy istediğini daha açık ortaya koymak bağlamında faydalı olduğunu düşünüyorum.

Çünkü Babacan’ın şu kadarcık hikayesinden bile rahatsız olabilen radikal sekülerler zaten Deva’ya oy vermeyecek.

AK Parti’den soğumuş muhafazakarlar, şehirli dindarlar, makul sekülerler için de bu hikayede rahatsız edici olan hiçbir şey yoktur.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!