AKSİYON Dergisi'nin geçtiğimiz haftaki kapak konusu, "İnsanlığın son kalesi: Aile" başlığını taşıyordu. Günümüz evliliklerinin sorunlarını soğukkanlı ve özenli bir şekilde ele aldığı için Tuba Kabacaoğlu'nu kutluyorum.
Aynı hafta içinde Nuh Gönültaş da dergiyi referans alarak "boşanma" konusunu ele alan ve tartışılan bir yazı yazdı. (16 Aralık/Bugün Gazetesi). Muhafazakâr kesimdeki boşanmaların arttığını söyleyen yazar, sitem ediyor, özellikle muhafazakâr kesime, neden evliliklerinin kıymetini bilmediklerini soruyordu. Ama cevap başucunda, Gönültaş'ın yazısının yer aldığı internet sayfasında, köşesinin hemen yanında duruyordu: "V-Boom" adlı bir "performans artırıcı" reklamında. Tıkladığınızda karşınıza iri göğüslü yarı çıplak bir kadın çıkıyor ve "İtiraf edelim ki hep daha fazlasını arzularız" diyor...
Bu sahne, kapitalizmin hırsının en nihayetinde yatak odasını da ele geçirmiş olduğunun ve fethedilmedik tek bir kale bile bırakmadığının delili değilse nedir? "Daha fazlasının" özendirildiği bir hayat felsefesi karşısında hangi evlilik "Sonsuza dek!" iddiası taşıyabilir?
Hatırlamak lazım: Evet, eskiden boşanma oranları düşüktü; çünkü eskiden kadınlarda erkekler de "daha fazlasını" arzulamazdı. "Ne haddime?" ifadesi tedavüldeydi henüz. Eskiden, medya böyle değildi ayrıca, olanı da, idealist muhafazakâr insanların çıkardığı gazeteler sözgelimi, müstehcen imalar taşıyan cinsel ürünlerin reklamından gelebilecek gelire "Gelmez olsun" diyebilme lüksüne sahiplerdi.
Serbest piyasa ekonomisinin çarkları ve acımasız rekabet koşulları kimsede öyle bir lüks bırakmadı.
Her birimiz müstehcenliği reyting, tık ya da tiraj getirdiği için kullanan yayın kuruluşlarında çalışıyoruz. Ülkemizde yaşanan laiklik-muhafazakârlık gerilimi de bu yayınların her birimizi, nasıl ince ince belirlediğini anlatmayı imkânsız kılıyor. Şahsen ne zaman kadın/erkek cinselliğinin aşırı lansmanını ve şahsiyeti silikleştirip cazibeyi parlatan medyatize tavrı eleştirsem, "Haaaa sen herkes tesettüre girsin istiyosuuuun, öyle miiiii; açık söyle, açık söyle!" cümleleriyle mukavemet etmeye hazır kıtalarla karşılaşıyorum misal.
Müstehcenlikten kaçış olmadığı gibi, insanın cinsel bir nesne olarak kodlanmasını eleştirmek de siyaseten imkânsız hale gelmiş durumda. Baskıcı uygulamaları davet edeceği şüphesinden mütevellit bir otosansür, sadece beni değil, modern seküler kadın-erkek yazarları bile "Acaba muhafazakâr mı zannediliriz?" çekincesiyle hareketetmeye, konuyla ilgili rahatsızlıklarını yutmaya zorluyor. Sonuç: "İtiraf edelim ki hep daha fazlasını arzularız" diyen mantık, ortak kodlar üzerinden geliştirilmiş bir eleştiri bariyerine takılmadan üzerimize boca ediliyor. Hatta tam da bu erozyondan şikâyet ederken kendimizi bir anda "boca eden" tarafta bulabiliyoruz. Hepimiz aynı bataklıktayız artık.

Muhafazakârlar, "aile" konusuna verdikleri enerjinin yarısını, "kapitalizm" mevzuunu incelemeye verselerdi, bugün aile daha sağlıklı bir düzlemde olurdu gibi geliyor. Çünkü, toplumsal ve beşeri ilişkileri "kâr" eksenine oturtan serbest piyasa ekonomisinin, kadınlık ve erkeklikten ileri gelebilecek zaafları da ticarileştirip sömüreceğini, zamanla bu sömürüyü insanların kendilerinin talep edeceğini, bundan "aile" adı verilen kutsal kalenin de sağ çıkamayacağını öngörememek, itiraf edelim, büyük bir saflık oldu.
Bu arada, kimi dindar sosyolog ve psikologlar "aile"deki kan kaybını kadınların çalışma hayatına atılmasına bağlıyorlar. Hayır. Kadınlar genellikle bir "ihtiras" adına değil, geçim ve gelecek kaygısı nedeniyle, yahut "kendilerini değerli hissedebilmek" için çalışmaktalar.
Kadınlara "Yerinizde oturun da boşanmalar azalsın" demek; kadınları inisiyatif alamadıkları, müdahil olamadıkları bir hayata iterken, erkekleri "büyük" egolarına denk yeni alternatiflerin peşine düşme konusunda daha da şevkli kılar. Pek çok şey gibi, muhafazakârlığı muhafaza etmenin yolu da "hakkaniyet"ten geçmektedir; cinsiyet farklılıklarını derinleştirmekten değil.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!