Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Şahsi tanışıklığımız ve yanında yetişmiş olmamdan dolayı kıyak geçtiğimi düşünmeyin, gerçekten hak ettiği için bu hafta başında Tuğrul Eryılmaz’la yaptığım söyleşiyi kaçırdıysanız okumanızı öneririm. Asu Maro’nun “68’li ve Gazeteci” kitabı vesilesiyle buluşup konuştuk; amacım biraz da genç gazetecilere kitabın dışında da bir örnek sunmak, tarihe ufak da olsa not düşmekti.

        Söyleşi bittikten sonra çoktandır unuttuğum ama hemen ne kadar hayati önemi olduğunu hatırladığım kimi gazetecilik dersleri de aklıma geldi. Söyleşi yapma konusunda epey paslanmışım, itiraf edeyim. Kendi kendime çıkardığım dersleri de hazır yıl sonunda genç gazeteciye öğütler kapsamında paylaşayım bari.

        İlk ders: Mutlaka ama mutlaka kaydı kendiniz çözün. Birçok ünlü gazeteci (dünyada da) parasıyla başkasına kaset çözdürüyor, ama insanın konuşmayı kendisinin kağıda dökmesiyle başkasının yazması arasında dağlar kadar fark var. Bu farkı tam olarak atlatmak mümkün değil, ama gazeteci ne konuşulduğunu anlayıp ona göre cümleleri düzenliyor. Hele hele Tuğrul Eryılmaz (ve benim gibi) bazen kopuk kopuk konuşan, ne dediğinin ancak onu tanıyan biri tarafından anlaşılabileceği biriyse cümleleri başkasına emanet etmek söyleşiye zarar.

        İkinci ders: Metni mutlaka muhatabına okutun. Gazeteciler arasında bu konu ciddi bir tabu, ben “Asla okutmam” diyen katı kampta değilim. Aksine metni önceden okutmak kimi muğlaklıkları gidermeye, bazı kopuklukları toparlamaya, kimi eklemeler-çıkarmalar yapmaya da yarıyor. Tabii söylenen hiçbir sözün geri alınmayacağı önceden kararlaştırılmalı. Tuğrul Eryılmaz’la böyle bir pazarlığa bile girmedim, sonuçta ona gazetecilik öğretecek halim yok. Ama aynı esnekliğin bir siyasetçiye asla gösterilmemesi gerekiyor. Gazeteci, siyasetçi söyleşilerinde katı bir şekilde hesap soran taraf rolünü oynamalı.

        Üçüncü ders: Haberi bekletmemek gazetecilikte kuraldır, ama dergicilik (ki hafta sonu ekleri, söyleşiler, izlenimler de bu alana dahil) zamanın işini yapmasına izin vermeyi şart koşuyor. Yabancı dergiler kapak söyleşileri için bazen üç-dört ay uğraşıyor, tekrar tekrar görüşüyorlar muhatapla. Fotoğraflar, sorular önceden pazarlığa bağlanıyor. Önceden provası yapılmamış hiçbir söyleşi yok artık basında. Bizim ise böyle bir lüksümüz yok, ünlülerin menajerleri ise hadsiz ve olmadık taleplerde bulunuyorlar, oyunun kuralını bilmiyorlar. İyi bir söyleşi için mümkün olduğunca konuşulan insanla birkaç kere daha buluşmak şart. Akademik söyleşilerin formülü bu tarz söyleşilerde gazetecilere de yol gösterebilir.

        Dördüncü ders: Eğer söyleşiden sadece tek bir demeç kullanılacaksa mutlaka ama mutlaka ‘time code’ tutmak gerek. Bazen üç saat konuşulur, sadece üç-dört cümle işe yarar. O cümlenin kayıtta nerede olduğunu söyleşi sırasında deftere yazmak ileride gereksiz hamallıktan kurtarıyor gazeteciyi. Uzun soru cevap söyleşilerinde ise dinlenirken atlanabilecek kısımlar dışında söyleşinin tamamının yazıya dökülerek kısaltılmasından yanayım. Bütün editörler “Kill your darlings” derler ve gazeteciler en sevdikleri cümleleri atmakta çok çekingendirler. Ama kasap hissiyatında bir editörün makası kısaltmak için çok önemli. Bizde ne yazık ki gazeteci editörlüğü de kendisi yapıyor çoğu zaman. Bütçe kısıtlamaları gibi nedenlerden iyi editör de pek kalmadı ne yazık ki.

        Beşinci ders: Bu konuda her gazetecinin yoğurt yiyişi farklı. Ben bazen soruları yazıyorum, bazen yazmıyorum. Yazmayınca atladığım, unuttuğum, çok önemli sorular oluyor tabii. Mümkün olduğu kadar yazmaktan yanayım aslında. Yazınca söyleşinin yapısını korumak, daldan dala atlamamak da mümkün. Her söyleşi kasetini dinlerken asla iyi bir radyocu olamayacağımı, bu kayıtların yayınlanamayacağını fark ediyorum. Çünkü çok fazla karşımdakini kesiyorum, gülüyorum, espriler yapıyorum sohbet tonunu korumak adına. Her zaman işe yarıyor mu emin değilim, dinlerken kendime sinir oluyorum.

        Altıncı ders: “Noktasına virgülüne dokunmadan” yayımlanacak söyleşiyle üzerinden geçilecek, düzeltme yapılacak, anlam bütünlüğü için çalışacak söyleşi hemen kendini belli eder. Konuşulacak gazetecinin buna anında karar verip konuşmayı ona göre yönlendirmesi şart. Yalçın Pekşen gibi büyüklerimizden de biliyoruz ki bazen içeriği bomboş olan söyleşiler noktasına virgülüne dokunmadan yazılınca klasik olabiliyor: Bakınız Ajda Pekkan.

        Yedinci ders: Hayatta her şey gibi söyleşilerde de dozaj önemli: Ayşe Arman gibi fabrikasyona bağlarsanız herkes “Ahhh nerede o eski söyleşiler” der durur. Haftada üç söyleşi yerine ayda bir söyleşi yapmak kalite çıtasını artırır. Orianna Fallaci her hafta söyleşi yaparak efsane olmadı. Kalite miktardan her zaman daha önemlidir.

        Sekizinci ders: Konuşulacak kişiyle daha önce defalarca söyleşi yapılması önemli değil, neyin konuşulduğu daha belirleyici. Ben bir ara düzenli söyleşi yaptım, ama bu işi pek sevmedim. Çünkü olay yaratmak için soru sormuyor, sadece kendi merak ettiklerimi konuşmak istiyordum. Buradan da manşet, haber çıkmaz her zaman çünkü benim merak ettiğimle çoğunluğun ilgisi arasında uçurum var. Çoğu zaman da çok fazla merak ettiğim insan olmuyor zaten, daha konuşurken sıkılıyorum. Bir keresinde 12 dakikada bir söyleşiyi bitirmiştim, “Sayfa doldu ne de olsa” diyerek. Karşımdaki de şaşırmıştı. Benden düzenli söyleşici olmaz, olmadı zaten. Ama kırk yılın başında gerçekten merak edersem iyi bir iş çıkaracağıma da eminim.

        Dokuzuncu ders: Her zaman için soru kısa, yanıt uzun olmalıdır.

        İkinci kez adını andığım ve söyleşi yapma konusunda bir mertebe olan Orianna Fallaci ya da Emin Çölaşan gibi özel bir stil belirlemiyorsanız söyleşinin amacı cevapları yansıtmaktır. Fallaci’nin yaklaşımı tek bir fırsatı olduğunu, o fırsatı da en iyi şekilde değerlendireceğini, karşısındakinin sinirini bozmaktan çekinmeyeceğiydi. Ancak bu taktik Emin Çölaşan’ın başına geldiği gibi konuşacak kişi bulamamaya da yol açıyor, çünkü bir süre sonra insanlar korkuyor.

        Onuncu ders: Karşınızdaki her kim olursa olsun, kendi anneniz bile olsa ona “siz” diye hitap etmelisiniz. Konuşurken “sen” deseniz bile, o “siz”dir çünkü soruyu yayın organı adına soruyorsunuz, o yayın organını temsil ediyorsunuz. Gazeteci mesafesi adına da “Siz” çok ama çok kritik önem taşıyor.

        Diğer Yazılar