Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Tam olarak kiminle olduğumu söylemeyeceğim, ama New York’taydım, bir Cumartesi günüydü ve Kasım ayı olmasına rağmen mükemmel bir ilkbahar günü gibi sokak çağırıyordu. Ve ben bu Cumartesi gününü telefonumu kapatacağıma söz verdiğim biriyle geçirecektim. Bir arkadaşım öğle saatleri olmasına rağmen kendisine daha yeni kahvaltı hazırlıyordu. Washington’daki bir televizyon gazetecisi tam o sırada yapı markette alışveriş yapıyordu telefonu çağırdığında. Hepimiz delege hesabı yapmaktan bir eyaletteki mahallenin siyasi eğilimi ezberlemeye varan bir hafta geçirmiştik ve sadece bir gün, belki sadece bir günü bir yerlerde sayım sürerken kendimize ayırabiliriz diye umut ediyorduk. Bir-iki saat sonra yemek yediğim lokantanın önünden yayın yapacaktım. Morandi lokantanın adı, merak edenlere söyleyeyim.

        *

        Büyük şehirlerde yaşayanların teknolojideki gelişmelere rağmen kendi aralarında haberleşme yöntemleri var. Bir anda kornalar çalmaya başladığında ya da çığlıklar duyulduğunda ister istemez olağan dışı bir gelişme olduğunu anlıyoruz ve…camdan dışarıya değil ama telefon ekranımıza bakıyoruz.

        Yapı markette alışveriş yapan gazeteci 30 dakika içinde Beyaz Saray’ın önünde toplananların yanından yayın yapacaktı çalıştığı Amerikan televizyon kanalı için. Bense Brooklyn’den Trump Tower’ın önüne en hızlı nasıl gidebileceğimi hesap ediyordum. Metroya yürürken çarşıda en az iki mağazada YG’nin “Fuck Donald Trump” şarkısı çalıyordu ve nedense bu şarkıyı sadece burada duymayacağımı biliyordum.

        *

        New York boş. Bu boşluğun en önemli nedeni normal şartlarda turistlerin dolaştığı sokaklarda artık turist olmaması. Belki de New York tarihinde ilk kez, böylesi tarihi bir günü çoğunlukla veya sadece posta adresi New York olanlarla geçirecekti; bu bile başlı başına tarihi bir andı. Ve herkes sokaktaydı.

        *

        Benim tespitim değil, hatta klişe bir tabir ama özgürlüğün kokusunu almaktan söz edilir sıklıkla. 2016’dan önceki sekiz sene boyunca New York’ta böyle bir hava vardı. Sanki hemen her gün bir ilerleme kaydediliyor, özellikle bu şehir ülkenin ve dünyanın geri kalanına kıyasla çok daha hızla bir başka geleceğe, bir alternatif evrene doğru ilerliyor gibiydi. Evlilik eşitliği kanunun geçtiği günlerdeki vitrinlerde aynı cinsiyete ait cansız mankenleri hatırlıyorum. Metroda rastgele insanların çıkan kitaplardan bahsettiğini, hemen herkesin aynı anda “Freedom”ı, “The Goldfinch”i, “A Visit From the Goon Squad”ı okuduğunu, “Serial” podcast’i üzerine herkesin fikir beyan ettiğini, evlerine yaptıracakları kitaplığın tahtasının hangi ormandaki hangi ağaçlardan geldiğini konuştuğunu, Brooklyn’de yeni açılan ve sardalye kemikleri ikram eden o lokantaya gitmek için yarıştığını hatırlıyorum. Sonra bir anda kimsede istek kalmadı. Herkes ama herkes konuyu bir şekilde, uysa da uymasa da, bazen imalı bazen de açık açık ona getirmeye başladı. “Bizi kimin yönettiği ortada işte”den “O adam vardı”ya benzer cümleler aşk buluşmalarının (“date” diyeyim) bile sohbet konusuna dönüştü. Çok uzaklarda bir başka ülkeden buna benzer muhabbetleri o kadar iyi hatırlıyordum ki. Çok uzaklardaki bir başka ülkedeki benzer muhabbetlerden bana fena halde baygınlık geldiği için date’e de gitmez oldum, sosyal medyaya da girmedim, hatta işim olmasa gazete bile okumayacaktım. Çünkü artık hiç kimse yeni romanlardan söz etmiyordu, ama herkes onun hakkında yazılmış yeni kitabı mutlaka ama mutlaka okuyordu.

        REKLAM

        Son dört yılda onun aleyhindeki külliyat binlerce kitaba ulaştı, bunların en azından yüz kadarı da prestijli, çok önemli, tarihi belge olarak suratımıza vuruldu. Birkaçını ben de okudum, mecburen okudum ki sayıları giderek azalan partilerde konu açıldığında “Okudum,” diyip üzerine birkaç söz söyleyebileyim. Zaten konu mutlaka dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu.

        *

        Dört sene önce Kasım ayının ilk Pazartesi’sinden sonra gelen Çarşamba gününde üniversitede “Afrikan Amerikan sosyal hareketler” dersindeydim ve koskoca sınıfta herkes sanki annesi aynı anda ölmüş ve topluca cenazeye katılmış gibiydi. Ders işlenmedi, onun yerine panel düzenlendi.

        Bir profesörün uzun uzun yaptığı analizlerden sonra söylediği tek bir cümle aklımda: “Siyah çocuklarımız var, onları yetiştiriyoruz, nasıl bir dünyada büyüteceğiz.”

        Ben yine de sisteme güvenmek gerektiğini, sistemin otoriter liderlerin seçilmesine elverişli olduğunu, ama yine de güvenlik supaplarının otoriter liderlerin göreve geldiği başka ülkelere kıyasla daha sağlam işlediğini söyledim. “En iyi ihtimalle dört, en kötü ihtimalle sekiz sene sonra kurtulacaksınız, bu bile iyimser olmak için bir neden,” dediğimde toplu halde kınandım.

        Dünyaya siyah çocuklar getirdiği için şimdi endişe duyan profesör söz hakkı tekrar ona geldiğinde şimdi hatırlamadığım ama beni hedef aldığını düşündüğüm bir şeyler söyledi, birtakım istatistikler ve veriler ortaya koydu, iyimserliğimi boşa çıkardı. Anayasa’yı değiştireceğini, hiçbir zaman görevden gitmeyeceğini ciddi ciddi düşünenler vardı.

        Bir başka profesör benim yabancı olduğumu, burada büyümediğimi, o yüzden yorumlarımın bu çerçeveden ele alınması gerektiğini söyledi. Amerikalılar bunu yapmayı çok sever, zaman zaman normları bozan yorum yapan birisinin yabancı olduğunu vurgulayarak onu kendilerince kınamaya karşı “korurlar.” How nice. Peki, otoriter liderliği de Amerikalılardan öğrenelim dedim kendi içimden.

        REKLAM

        *

        Trump seçildikten bir süre sonra Washington, D.C.’de bir sinagogda “Trump sonrası basın özgürlüğü” temalı bir panele konuşmacı olarak katıldım. ABD’deki başka gazetecilerin yanı sıra akıllarına Türkiye’den de bir gazeteci çağırmak gelmiş; bir ara dünyada en çok gazetecinin hapse girdiği ülkeden. Paralellik kuracaklar, biz-de-Türkiye-olabiliriz diye ibret alacaklar.

        Amerikalı gazeteci panel sırasında hemen Nazi benzetmesi yaptı, ardından da “Godwin Kanunu artık geçerli değil,” dedi. O aralar bu cümleyi çok fazla duyuyordum: Eskiden herhangi bir siyasi tartışmanın bir aşamada mutlaka Nazi Almanya’sına gelmesinden özellikle kaçınılır, bunu yapanlar kınanırdı, ama şimdi Trump-Hitler benzetmeleri bonkörce yapılıyordu. Kendi koydukları uyduruk İnternet yasalarını kendi kendilerine iptal etmek hakları tabii.

        Yıllar önce Wall Street Journal’dan bir köşe yazarına yaptığım benzetme karşısında nasıl kınandığımı anlattım. ABD’nin de desteklediği radikal dinci bir örgüt rastgele gazetecileri (ve toplumun başka önde gelen figürlerini) hapse atıp kumpas kurarken “Kapımızın önüne çarpı atıyorlar,” demiştim. Köşe yazarı çok kızmış, “Gaz odaları ve ölüm kampları var mı?”diye çıkışmıştı. Sadece Türkiye’deki muhalif gazetecilerin ruh halini anlaması için kasten abartılı bir benzetme yaptığımı söylediğimde de yine aynı soruyu sordu: Gaz odaları ve ölüm kampları var mı? Aman ne güzel haddimi bildirdin.

        2020’de “Godwin Kanunu” yeniden yürürlüğe girer ve Nazi benzetmeleri yeniden yasaklanır herhalde. Son dört senede ABD’de ölüm kampları ve gaz odaları kurulmadı, hatırlatmak isterim. Bir de, demek ki sistem işliyormuş işte.

        *

        “Sex and the City”nin en sevdiğim bölümünde 80’lerin bir numaralı parti kızı “New York is fucking over,” diyerek Manohlo’larının topluklarına takılarak Vogue editörünün evinin camından aşağı düşer: “Splat!” Ertesi gün de herkes şehirde “partinin resmen bittiğini” konuşur. 2016’da da parti bittiyse 7 Kasım 2020’de yeniden başladı. Bugünü İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine, askerlerin şehre geldiği o tarihini fotoğraf karesine benzeten sadece ben değilim.

        REKLAM

        Ancak bu sefer Times Square değil, Washington Square Park’ta toplandık. “Kovuldun” yazılı pankartlara rastlamak zor değildi. #Byedon günün kelime oyunlu etiketiydi ve o an orada gözüme yaratıcı bir kavrammış gibi bile göründü.

        Dans edenler, çığlık atanlar, fıskiyeli havuza atlayanlar (evet, yine fıskiye), yüksek sesle YG’nin “Fuck Donald Trump”şarkısını çalanlar dışında bir de herkes şampanya (veya crémant veya prosecco) açıp birbirine ikram ediyordu. Çok uzaklardaki bir başka ülkenin bugünlerde ölen sanatçısının en bilinen şarkısının en bilinen dizesi ruh halini özetliyordu: “Daha içelim hey.”

        Gece boyunca New Yorkluların kendi aralarındaki mesajlaşmalarından biri: New York geri döndü, parti yeniden başladı… Bir başkası: Yoksa bu kutlamalar “süper bulaştırıcı” olmasın?

        *

        Haftalardır sadece ama sadece seçim haberlerine odaklanmışken Netflix’teki “Song Exploder”ın “Losing My Religion” bölümüyle yarım saat teneffüs hakkımı kullandım. Bugüne kadar sayısız kez dinlediğim şarkının adının birisine kör kütük aşık olmak anlamına geldiğini düşünüyordum, bir yerlerde zamanında böyle okumuştum: “Senin için dinden imandan çıkarım,” dedirtecek kadar tutkulu ama karşılıksız bir aşk.

        Michael Stipe şarkının hikayesinin karşılıksız bir aşk olduğunu anlatıyor programda, ama “dinimi kaybetmek” ifadesinin Güney’de “yoğun bir hüsran yaşamak” anlamına geldiğini söylüyor. Hatta cümle içinde bile kullanıyor.

        2016’da Amerika dinini kaybetmişti demek ki. İngiliz provokatör politikacı Nigel Farage’a göre Amerikan sokaklarında insanlar şimdi adeta İsa’nın yeniden dünyaya gelişini kutluyor. Bir benzetme bu kadar cuk oturabilir.

        REKLAM

        *

        Neden herhangi bir sokakta herhangi bir lokantanın caddeye attığı o bar masasına oturduğumuzu anlatayım: Etrafta hiç kimse yoktu, hatta etrafta kimsenin olmadığı tek mekan ve tek sokaktı belki de. Hava kararıp soğumadan önce bir kadeh bir şey içmek, günün yorgunluğunu atmak için gittik.

        İlk margaritada mı ikincisinde mi hatırlamıyorum, ama rastgele birisi sokağa koca bir hoparlör getirdi ve yüksek sesle müzik çalmaya başladı. Bir-iki şarkı çalar gider diye düşünürken “I’m Every Woman”lardan “Celebration”a,“Holiday”den tabii ki YG’nin “Fuck Donald Trump”ına kadar müzik bitmedi. Sonra birileri ayağa kalktı dans etmeye başladı, onları gören bir başkası da katıldı. Sokaktan geçenler de durup müziğe eşlik etti. Birkaç dakika içinde yolun ortasında onlarca kişi dans ediyordu, bir süre sonra saksafonuyla gelen bir sokak müzisyeni şarkılara eşlik etti. O sırada sokakta yaşayanlar camlara çıktı, bir anda başlayan partiyi şaşkınlıkla izledi. New York’ta belki de ilk kez sokaktaki gürültüden akşam saatlerinde kimse şikayetçi olmuyordu.

        Yılbaşı gecesi bir sokak partisi, bir mezuniyet kutlaması, savaşın kazanıldığı bir gece, İsa’nın dünyaya yeniden gelişi, artık hangi benzetme uygun bilmiyorum ama o gece kutlamalar hiç bitmedi, dans hiç durmadı. Ne olacak bilmiyorum bundan sonra, ama bir gün, sadece bir gün bile nefes almak güzelmiş.

        Diğer Yazılar