Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        En iyisi tam olarak nerede olduğumu ne yaptığımı anlatayım: Noel günü Brooklyn’de evimdeyim, manyok unundan pancake yaptım ve televizyonda bir komedi dizisi oynuyor. O da burada, koltukta, bir ara bilgisayar başındaydı, daha sonra dikkati gelen bir telefonla dağıldı, o an ben de televizyonda yeniden Joan Didion hakkındaki belgeseli izlemeye başladım. Ölümünün ardından tek aklıma gelen sadece onun cümlelerini taklit ederek, onun gibi yazmaya özenerek onu anabileceğim.

        1969 yılında Didion ve kocası çıktıları Hawaii tatilinde Honolulu'daki Royal Hawaiian otelinde depremden dolayı plaja gidemedikleri bir gün kızlarıyla odalarında kendi hayatlarını gözden geçiriyorlardı. “En iyisi tam olarak nerede olduğumu ve ne yaptığımı anlatayım,” diye söze giriyor: “Pasifik’in ortasındaki bu adadayız, boşanma davası açmaktansa.” Ben de onunla kahvaltıda pancake yerken bu Noel sabahı ileride de başka Noel’leri birlikte kutlayacağımızı, başka sabahlar da pancake yapacağımı ve ilerleyen günlerin de bu kusursuz ritimle aksamadan gidecekmiş gibi davranıyorum. Bütün bunların olmayacağını, bunun belki de birlikte geçirdiğimiz son Noel’imiz olduğunu ve bir daha onun için pancake yapamayacağımı biliyorum. “Tümüne elveda” diyerek valizini toplamaya ve New York’tan ayrılmaya karar verdi. Şimdi biz de bu kararı tartışmaktansa kahvaltıda pancake yiyoruz.

        REKLAM

        NEW YORK’A VEDA

        1960’ların ortasında Joan Didion hayatının New York bölümüne son vermeye karar verdiğinde Grand Central istasyonunun barında Connecticut treninin kaçıran bir adamın karısının evdeki hizmetçilerle baş edememesinden yakınmasına artık tahammül edemiyordu. Hafta için sabahları Yorkshire terrier cinsi köpeklerini Madison Avenue’da gezdiren kadınları görmemek için caddeye çıkmıyor, bir gün bir mağazaya ertesi gün bir diğerine giremeyecek haldeydi. Yayınevlerinin yazarlara verdiği avanslarla, Philadelphia’da perde açan oyunundan bahseden tiyatrocuların anlattıklarıyla ilgilenmiyor, sevdiği insanları kırmaya başladığını, sevmediklerine hakaretler ettiğini fark ediyordu. Asansörlerde, taksilerde ve çamaşırhanede ağlamaya başlıyor ama ısrarla doktorunun “uzman” diye bahsettiği terapistini arayıp randevu almıyordu.

        Tam o aralar kocası ona bir süre New York’tan uzaklaşmak istediğini, altı ay izin alacağını ve bir yerlere gideceklerini söyledi, Los Angeles’a taşındılar. Üç sene sonra “En son New York’a geldiğimde soğuk bir Ocak ayıydı ve herkes ya hasta ya da yorgundu,” diye yazdı “Goodbye to All That” başlıklı yazısında. “10 gün kaldık, daha sonra akşamüstü uçağıyla Los Angeles’a döndük, ve havalimanından eve doğru giderken Pasifik’e yansıyan ayı görüp her yerde yaseminleri kokladım ve ikimiz de artık New York’taki dairemizi tutmanın bir anlamı olmadığını fark ettik.”

        O bana New York’tan ayrılıp Los Angeles’a taşınma ihtimalini aylar önce bildirdiğinde “Goodbye to All That” aklımdan geçti mi, hatırlamıyorum. Yazıyı paylaşmadan, yazıyı aktarmadan önce birçoklarına bu şehri terk etmeleri için ilham veren yazıya ve California’yı yazı haritasına sokmasına rağmen Didion’ın sonunda yeniden New York’a taşındığını not düşmek isterdim herhalde. O yazı taşınma tarihi yaklaştığı için birkaç gün önce aklıma geldi.

        REKLAM

        New York’ta Ocak ayı yaklaşıyor, tanıdığımız herkes hasta ya da yorgun ve bütün planlar iptal oluyor; kendi kendimize evde kahvaltı edip hayatın normal akışına teslim olmuş gibi başka böyle günler de olacakmış gibi yaşıyorduk.

        Bir akşam yemeğinden eve dönerken Joan Didion hakkında konuştuk önceki gün. “Madem California’ya taşıyorsun o zaman mutlaka ama mutlaka ‘The White Album’ kitabını artık okumalısın,” dedim. Artık; çünkü birlikte geçirdiğimiz yıllar içinde takıntılı olarak bahsettiğim bu kitabı “Okumalısın” diye hep önerdim, okunmadığını görünce de pes etmeyip ya da dersimi almayıp ısrarla tavsiye etmeye devam ettim.

        Joan Didion’ın ölüm haberi yayıldığında fırında üç saat pişecek bir kuzu ragout hazırlıyordum; o evde değildi ve ben sarımsakları ezip soğan, kereviz ve havuçları ince ince doğrarken içeriye girdi, sabah yaptığım bademli kekin tadına bakıp çok beğendiğini söyledi ve bazı işlerini halletmek için evinden çıktı. Mutfakta meşgul olduğum için haberi geç aldım, ama akşam sofrada ragout’yu bir şişe Haut-Médoc’la içerken “Bugün haberi öğrendiğimde hemen seni düşündüm ama aceleyle bir şey söylemek istemedim, belki daha fazla konuşmak istersin diye akşamı bekledim,” dedi. “Herhalde haberin vardı.”

        “Yemek yaparken henüz öğrenmemiştim,” diye karşılık verdim. “Haberi aldığımda nedense, sanki kendi kendime işkence yapmak için Peanuts’ın Noel bölümünü izledim ve bir ara onun ölümünü düşünürken kendi kendime duygusallaştım.” Bu haberleşme Joan Didion’ın evlendiği kıyafetin bir partide Roman Polanski tarafından şarap dökülerek mahvedilmesi, ardından Polanski’nin karısı Sharon Tate’i öldüren tarikattan Linda Kasabian’ın mahkemede giymesi için Beverly Hills’deki I. Magnin butiğinden Joan Didion’ın kıyafet alması gibi tuhaf ve hiçbir anlamı yokmuş gibi gözüken işaretler zincirinden daha sıradan. Ama benim için anlamlı ve içinde işaretler barındırıyor.

        KENDİMİZE ANLATTIĞIMIZ HİKAYELER

        Onunla artık sonuna yaklaştığım yolculuğum başladığında bir arkadaşım bana Joan Didion’ın en bilinen cümlesini söylemişti: “We tell ourselves stories in order to live.” Benim bu hikayeyi hayatta kalmak için kendi kendime icat ettiğimi ve kendime tekrarladığımı, aslında gerçek olmadığını ve bir an önce uyanmam gerektiğini kastediyordu: kendi kendine hikaye anlatmaktan vazgeç. Joan Didion 87 yaşında öldüğünde ondan bana ben doğmadan yazdığı cümleler ve o cümleleri bir başkasını etkilemek için taklit ederek yazdığım satırlar ve bir de kendi kendime anlattığım bu hikaye kaldı.

        REKLAM

        Önceki akşam evde eşyalarını ayırdık, hangilerinin Los Angeles’a götürüleceğini, hangilerinin başkalarına hediye edileceğini, hangilerinin bağışlanacağına “tümüne elveda” diyerek karar verdik. En sevdiği kapüşonlu sweatshirt’ünü kendime sakladım ve ertesi gün giydiğimde o kokuyordu. Ama bir başkasının kokusunu taşıyan bir kıyafeti giydiğiniz anda hemen kendi kokunuz üstüne siniyor ve onun hatırası buharlaşıp havaya karışıyor. O sweatshirt şimdi odada bir sandalyenin üzerinde duruyor, o telefonunu bitirdi ve karşımda televizyonda “It’s Always Sunny in Philadelphia”dizisini izliyor ve ben Joan Didion’ı taklit ederek Joan Didion’ı anlatma niyetiyle oturduğum ama hayatta kalmaya devam etmek için kendimi anlattığım yazımı ondan öğrendiğim gibi tamamlıyorum. Ve bu Noel’in "altın ritmi" içinde her şey bir şekilde yerli yerine oturmuş ve anlamı varmış gibi gözüküyor.

        Diğer Yazılar