Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


1980’li yıllarda yine New York’’ta bir ilkbahar günü, bu gibi günlerde en sevdiğim yer olan Washington Square Park’ta bu parkın adını taşıyan romanın yazarı Henry James’e kafamdan selamlar göndererek yürümekteydim.

Parkın çok yakınında bulunan eski okulum New School günlerimden bu yana parkın güney doğu bölümünde esrar, uyuşturucu satıcılar bulunurdu. Her türden esrarı uyuşturucuyu sanki pazarda meyve satar gibi bağırarak satarlardı o tipler. Satıcının çetesinden olan korumaları da etraftaki açık hava satranç masalarında oturup beklerlerdi.

Parkın sahiplerinin köpek koşturdukları alanı yakınına pek bulaşmazdı bu satıcılar.

Parkın girişindeki, bana Paris’teki Arc de Triomphe veya Londra’daki Marble Arch‘ı hatırlatan, anıta yakın sokak göstericileri sürekli biraz ötedeki gösteri alanında sıranın kendilerine gelmesini beklerlerdi.

Bu gruplaşmalar arasında parkta amaçsız gezinirken bir gün kendi başına oturmakta olan ve kıyafetiyle Bronx’taki çetelerden bir tanesinin üyesi olduğunu topluma adeta haykırmakta olan bir zenci adam dikkatimi çekmişti.

Adamın önünde eski içi boş tenekelerden oluşturulmuş bir set, bateri işlevi görüyordu.

Adam şarkı söylemiyordu ama müthiş şiirsel bir söylem tutturmuştu ve arada bir kendi şiirsel ritmine bateri niyetine kullandığı tenekelerinde tutuğu monoton ile eşlik ediyordu.

Lehçesi tamamen Bronx sokaklarına ait çetelerin lisanından oluştuğundan dediği her şeyi anlayamıyordum ama anladıklarım kadarıyla dedikleri pek hoş şeyler de değildi.

Muazzam bir cinsel içeriği vardı ve bugün bir insan sokak ortasında bunları bir kadın için söylese bugünün Amerika'sında bu muhakkak suç muamelesi görürdü.

Ancak ne söylerse söylesin dediğinde son derce çekici güzel ritm, ahenk vardı. Adam sanki gelecek yeni bir müzik türünün sözlerinin provasını yapar gibiydi.

*

Aradan yıllar geçtikten sonra ben keşke o gün adamın ismini öğrenseydim diye düşündüm çünkü bence o gün o yerde büyük ihtimalle rap müziğin doğuşuna şahit olmaktaydım.

O gün adamın yanına oturmuş ve büyülenmiş gibi çıkardığı sesleri dinlemiş ve keyfini de çıkarmıştım.

O günden yıllar önce daha yeni üniversitedeyken bile içimde rapçiye uygun ruh halim olmalıydı ki kıyafetim ona uygun dolaşıyordum. Yanında tüyü olan bir siyah şapkam vardı koyu yeşil uzun pardösü ve mizanseni tamamlayan bıyıklarımla tüm görünüşüm toplum dışı, yasa dışı diye bağırmaktaydı. O günlerde zenci özel dedektif Shaft'a benzediğimi de hayal ederdim.

Bir zorunluluğum olmadığı halde sokaklarda yaşadığım yıllardı. Alternatif oluşturan, düzene karşı olan her şey ilgimi çeker ve ona doğru yönelirdim. Kıyafetim o kadar yasa dışı görünümdeydi ki polisin bazen metroda seyahat ederken bana sadece görünümüm nedeniyle uyarı verdiği de olmuştu.

O ruh halim yıllar sonra parkta gördüğüm rap müziğin sözlerini şiirsel ritm ile söylemekte olan o zenci çete üyesi ile rastlaştığımda tamamen uyuşmuştu.

O uyuşma sonrasında sokakta, parkta ne zaman break dansçıları görsem sadece onları seyreder olmuştum.

Rap'in dünyasını beklemekte olan ruhum onu bulunca daha sonra çok da mutlu olmuştu.

*

Daha ileri tarihe atlayalım..

Georgia eyaletinin Athens adlı küçük kasabasındayım. 10 yıllık bir ilişkiyi bitirmek üzere olduğum kadınla birlikte düşük düzeyde bir motel odasındayım.

Yan odada bir zenci çift kavgaya tutuştu ve motel odasının camları kırıldı. O gece Grammy Ödülleri vardı. Odadaki artık iletişimsiz olan çiftlere özgü o sessizliği kırsın diye açık olan televizyonda, ödül töreninde MC Hammer ‘U Can’t Touch This’ şarkısını söylemekteydi. Bu gece bu mutsuz kasabada bile hayatımda rap olabilmesi bana bir işaret olmalıydı. Bu müzikten artık hiç uzak kalamayacağım ve kalmak da istemeyeceğimin işaretiydi bu benim için.

*

Arada yaşadıklarımı atlayıp Snoop Doogy Dogg günlerime geçiyorum.

Washinton’dayım. Rapçinin yeni albümünü almak için girdiğim Cleveland Park’taki plak dükkanındaki zenci kasiyer kız bana albümü paketlerken müstehzi müstehzi gülümsüyordu. Bu müzik sana uygun değil beyaz adam demek ister gibiydi gülümseyişi. Ama o kasiyer zenci kızın bilmediği bir şey vardı ben bence New York’ta rap müziğin doğumuna şahit olmuş bir beyazdım ve rapçilerin hepsiyle ruh kardeşliğim olduğunu da hissediyordum.

*

Bütün bunları Okan Bayülgen’in Norm Ender ile yaptığı mülakatı izlerken düşünmüştüm ve sizinle de paylaşmak istedim. Bu arada Norm Ender’in bütün parçalarını da o programdan sonra dinledim ve eğer genç kalmaya çalışan bir yaşlı ruhun düşüncesinin bir önemi varsa dinlediklerimin hepsini de çok beğendim.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00