Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Birlikte turlayan Frank Sinatra, Dean Martin, Sammy Davis Jr.’ı birlikte sahnede görme ihtimalim hiç olamayacağını hissettiğimden midir nedir bilmem yıllar önce Sammy Davis'in o New York gecesinde Radio City Music Hall’da konserde olacağını duyunca deyim yerindeyse çıldırdım. O günlerde garson olarak kazandığım aylık para kadar ödeme yaparak iki bilet edindim.

Sammy Davis’i sahnede görmek bence bir insanın ölmeden yapması gereken işlerden bir tanesi mutlaka olmalıydı.

Sinatra ve Martin sesini bir defa duyduğunuzda onu bir daha unutamayacağınız eşsiz karakteristik sese sahip ustalardı. Hala daha iflah olmaz bir hayranı olduğum Dean Martin ağzından tek kelime bile çıktığında "İşte Dean sesi geldi" dedirten türde bir sese sahipti keza Sinatra da öyle. Ben üzerimde onların yarattığı bu etkiyi Türkiye’de Alpay ile hissetmişimdir, Alpay da ağzını açar açmaz işte Alpay sesi bu dedirten türde bir sanatçıdır, onun sesi de biriciktir.

*

Konserde o gece bende hayatım boyunca bir caz aşkı başlatacak bir başka sanatçı daha vardı; Buddy Rich ve orkestrası. Rich’i o gün tanıdım.

Bateri üzerinde melek gibi gezinen, kutsal diyebileceğim sesler çıkarabilen ve inanılmaz, şimşek gibi hızı olabilen bir bateristti. O gece bende hayat boyu sürecek bir aşkı, Big Band ve caz dinleme alışkanlığı yarattığı için onu saygıyla anıyorum.

O gece Sammy Davis’in yaş günüymüş de, sahnede parti vardı. İki dev çoştukça çoştu ve biz şanslı seyircilere inanılmaz nefis bir şölen sundular.

Seyirciyi inanılmaz eğlendirme gücü olan Sammy Davis, o günlerde çok bilinen ve beğenilen The Candy Man şarkısına başlayınca ve Buddy Rich eşliğinde dans da edince mutluluk yoğunluğundan sarhoş olmuş gibi hissettim kendimi. Davis’in dansı konusunda Time dergisinde çıkmış olan ‘What Made Sammy Dance’ (Sammy’i Dans Ettiren Ne) o dansları bir perspektife oturtan yazıyı tavsiye ediyorum.

Vanity Fair dergisinde Sam Kashner’in ‘The Color of Love’ başlıklı 6 Ekim 2019 tarihli yazısında da söylediği gibi Davis siyah-beyaz eşitliği konusunda çok etkili olmuş bir sanatçıydı.

Village Voice gazetesinin caz eleştirmeni Nat Hentoff’un ‘Listen to The Stories kitabının 100’üncü sayfasında yazdığı gibi Buddy Rich, Dizzy Gillispie, Ella Fitzgerald, Lester Young ile ırk eşitliği konusunda mücadele etmiş beyaz bir müzisyendi.

Bir gözü kör olan ve karışık ırk evliliğinden olmuş melez olan Sammy Davis kendini "Ben tek gözlü yahudi bir zenciyim" diye sevimli bir şekilde tanımlardı.

İkisinin bir arada sahnede olması bu açıdan ırklar arası eşitlik mücadelesinin de önemli bir gecesi haline getirmişti o geceyi.

Buddy Rich çalmaya başladığında ve özellikle bateri soloya giriştiğinde onun ellerini görebilmek imkansız hal alırdı, o kadar hızlı çalar ve bateri ile öylesine alışılmadık boyutlara giderdi ki görmeden inanamazdınız. Ben gördüm ama hala daha inanamıyorum onun yapabildiklerine.

KOLSUZ BATERİST

Yıllar sonra Def Leppard hard rock grubunun bateristi Rick Allen’in adını duymaya başladım. Çok tutkulu bir hayran grubu olan Def Leppard'çılar Rick Allen’i (Şimşek Tanrısı) olarak adlandırdılar bateri çalarkenki hızı nedeniyle.

Rick Allen 1984 yılında bir araba kazası geçirdi.

Sol kolunu omuzdan kesmek zorunda kaldılar. Artık ben bir müthiş kariyer şansız bir kaza nedeniyle bitti diye üzülürken bir de baktım o bütün hızıyla çalmayı ve grupla konser turlarına çıkmayı sürdürüyor.

GROUPIES

İngilizcede 'groupie' diye adladırılan bir grup hayran kitlesi var. Beatles’ın da groupieleri vardı Rollng Stones’un da. Def Leppard’ın hayranları özellikle çok tutkuluydular. Geoff Dyer ‘Def Leppard and The Anthropology of Supermodernity’ (Otherwise Known as Human Condition adlı çalışmalar derlemesi sayfa 239) bu hayran kitlesininin analizini yapmıştır.

Hayran oldukları grupları her yerde takip den ve hayatlarını onlara adanmış olarak yaşayan bu insanlar, Marc Auge’nin 'Non Places: Introduction to an Anthropology of Super Modernity' (Yer Olmayan Yerler: Süper Modernliğin Antropolojisine Giriş) çalışmasında rock gruplarının hayatlarının uçak kabinleri, havalimanlarının transit bölümleri, otoyollar ve otel lobileri gibi yer olmayan yerlerde geçtiği için onları süper modernliğin yerleşik sakinleri olarak nitelemek mümkün.

Dyer yazı yazmak için gittiği grubun Kore turunda bir otel lobisinde grubun dünya ölçeğindeki hayranları arasında bir numara olarak bilinen gencin de elinin olmadığını görür.

Rivayete göre baterist Rick Allen’in sol kolunun kesimesinden sonra o gencin de dayanışmak için kendi sol bileğini kestirdiği yolundadır. "Bu da olabilir mi hiç" demeyin çünkü bu tür tutkulu hayranların takıntılarının hastalıklı boyutlara varabildiği bilinir.

O GECE NEW YORK'TA

1992 yılında Def Leppard’ın çıkmış olduğu Kuzey Amerika konser turu bağlamında New York’un Madison Square salonunda konseri olacağını öğrendiğimde hard rock türünden hiç hoşlanmadığım halde onları canlı seyretme şansını kaçırmamak için bilet buldum.

Haklarında çok şey duymuş olduğum o hayran kitlesini ve Rick Allen’i görmek fırsatını kaçırmış olsaydım bunun bana sonradan verebileceği pişmanlık duygusuna dayanabilmemin imkansız olacağını bildiğimden, yaşanabileceklerden biraz da korksam bile salondaki yerimi aldım ve bu sayede inanılması güç coşkunluktaki bir gösteriyi deneyimleyebildim.

Tecrübeli eleştirmenler bu tür konserlerde konserin açılışlarının ondan sonra çalınabilecek her parçanın olabileceğinden çok daha fazla görkemli olduğunu söylerler. O gece gördüm ki haklıymışlar.

GERÇEK ÜSTÜ BİR ORTAM

Def Leppard geliyor anonsu yapılınca o ana kadar hiç susmayan seyirci suskunluğa büründü ve sessiz salon bir anda kapkaranlık oldu.

Salonda sadece karanlığı delen marihuana sigaralarının ateşi görülüyordu.

Ben yıllar önce Amerika’ya ilk gelmeden önce anne ve babam tarafından marihuana ile başlayanın bir süre sonra eroin bağımlısı olacağına inandırıldığımdan gençliğim boyunca bu tür şeylere hiç yeltenmedim ve kendimi sadece sıvı içecek zararlıları ile sınırlandırdım.

Sanırım bir ara Malcolm Lowry’nin ikinci ve son kitabı olan ‘Under The Volcano' romanında anlattığı ve daha sonra romandan uyarlanan ve yönetmen John Houston’un çektiği Under The Volcano filminde Albert Finney tarafından muhteşem canlandırılan abartılı içen kişiye de zaman zaman benzemeye başladığımı söyleyebilirim. Tabii ki bu, burada fazla girilmemesi gereken ve gerekirse bir başka yazıda anlatılabilecek başka bir konu ama o gece de konsere ön hazırlığımı bu yöntemle yapmış olduğumu bilin.

Ama hiçbir hazırlık beni o salondaki olağanüsü coşkulu havaya hazırlayamazdı.

Salondaki coşku ve gürültü boyutu başta beni korkutmuştu. Binlerce marihuana sigarasından çıkan dumanının birikimi biz ucuz biletimiz nedeniye üst katlarda oturmaya mecbur olan seyircilere doğru yükseliyordu. Bu sayede yıllar önce anne ve babama vermiş oluğum sözü bozmadan, yan etkilerin kurbanı oldum.

BİRDEN O SES GELMEYE BAŞLADI

Salonda karanlık olunca birden bateriden ritm tutan sesler gelmeye başlayınca grubun her parçasını ezbere bilen seyirciden şarkı yükselmeye başladı ve gitarist ilk parçaya bateriste ve seyirciye eşlik edermiş gibi girdi. Bugüne kadar unutamadığım büyük bir şölene şahit olmuştum.

Salondaki 20 bin insanın söylemekte olduğu şarkıya Def Leppard adeta eşlik eder gibiydi ve baterist Rick Allen kendine takılmış olan ‘Şimşek Tanrısı’ lakabını haklı çıkaracak bir ritm ile coştukça coşuyordu.

Sonra ışıklar yanınca gördüğüme gerçekten inanamadım baterisiyle o muhteşem sesleri yaratan bateristin sol kolu gerçekten de yoktu.

Ne olduğunu gerçekten anlayamamıştım çünkü bir bateristin tek koluyla bunları yapabilmesi imkansızdı. Neler olduğunu daha sonra incelemeye karar vermiştim.

BEYNİN PLASTİKLİĞİ

Rick Allen süper modernliğin yerleşik bir sakini olarak yine bir otel lobisinde gazetecilerin "Sol kolun olmayınca bateriyi nasıl çalacaksın" sorusuna "Çaldığım her parça benim beynimde saklı duruyor. Sol kolumun fonksiyonlarını sol bacağım yerine getirmeye başlayacak"’demişti.

'Beynin plastikliği' diye bilinen yeni bir kavram var. Bu beynin fonksiyonlarının değişebilme ve kendini yenileme gücünü anlatıyor.

Örneğin, beynin bir bölümü hastalanmış ve yıpranmış, oradaki nöronlar ölmüş olsun, bu da sizde hastalıklara, sakatlıklara yol açtı diyelim.

Eski görüş bunun artık geri dönüşünün olmadığı, hastalık ve sakatlığınızın ölene kadar süreceği yönündeydi.

Yeni teoriler ise "hayır" diyor, kimse buna mahkûm değil. "Beyin o tahrip olan nöronların yerine farklı bölgelerdekilerini devreye sokup sorunu dolaylı yoldan çözmeye girişebilir" diyorlar. Örneğin, yürüyemeyen bazı insanların, göremeyen hastaların beyinlerini doğru noktalarda motive ederek yürüme ve tekrar gördürme imkanı var ve bunlar bilimsel olarak ispatlandı.

Ben beynin plastikliği kavramına dijital dönüşüm çalışmalarım sırasında beynin yazılı metinleri nasıl algıladığını çalışırken bir alt başlık olarak rastlamıştım. Daha sonra konu ilgimi çekince 'The Brain That Changes Itself; Stories of Personal Triump From the Frontiers of Brain Science' (James H. Silverman Book) ve ‘Soft Wired. How the New Science of Brain Plasticity Can Change Your Life’ kitaplarını okuyarak meseleyi daha iyi anlamaya girişmiştim.

Bateristin de bu çalışmaları okuduğunu sanmamakla birlikte o demeciyle aslında içgüdüsel olarak beynin plastikliğini tanımlamaktaydı.

Gerçekten de adamın sol bacağı artık olmayan sol kolunun fonksiyonlarını üstlenmeye başlamıştı.

Bir müzik aletleri şirketi de bateriste özel, sol kolun yerini alacak sol bacağıyla basacağı altı pedallı bir bateri de üretmiş ve konserlerde dinlediğimiz muhteşem soloların devam etmesini sağlamıştı.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00