Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Mesaj yollayan bazı okuyucular yazılarımda neden daima Amerika konusunun ön plana çıktığını soruyorlar. Çok da haklılar. Mutlaka açıklanması gereken bir durum var ortada.

Amerika üzerine teori yapmamın ve Amerika gerçeğini yazılarımda kullanmamın başlıca iki temel nedeni var.

Bir tanesi kişisel bir neden diğeri de teorik gerekçe. Teorik olana geçmeden kısaca kişisel nedenimi anlatmalıyım.

Ben üniversiteyi 1970’lerde okumuş bir insanım. Zamanın ruhu bizlere siyasi düşünmek ve davranmayı hayatın zorunluluğu olarak empoze etti. Dönemin koşullarında taraf tutmamız ve ona göre davranmamız gerekiyordu. Ben bana doğal geleni yaptım ve Marksist oldum.

Marksizm daha fazla okuma ve bilgilenme arzusunu da beraberinde getirir ama ne yazık ki başka bir şeyi de beraberinde getiriyor daima. Eğer idealistseniz, gençken belki de böyle olmaktan başka şansımız olmayabilir, o zaman iyi bir Marksist olarak ülkenizi de kurtarmanın size de düştüğünü düşünüyorsunuz.

Ben de norma uydum eğitim için hep Amerika’da bulunmama rağmen Türkiye’nin kurtulması için yaşamaya başladım. Öğrenci dernekleri, polisle çatışmalar, fraksiyon kavgaları ne ararsanız vardı.

Sonunda tabii ki ne Türkiye benim istediğim gibi kurtulabildi ne de ben kurtulabildim.

İş işten geçtikten çok sonra fark ettim ki eğer ben o yıllarımı 'kurtarıcılıkla' ziyan etmemiş olsaydım bugün yabancı dil olarak sadece İngilizce değil aynı zamanda Fransızca ve Almancayı da biliyor olacaktım.

Amerika’ya odaklanıyor olmamın teknik açıklaması teorik düşünme dilimin Türkçe yanında İngilizce olması. Bu lisanla kaynaklara çok rahat ulaşıyorum. Yazarların üsluplarını tanıyor ve biliyorum. Bu yüzden Amerika benim için hep teorik düşünmemin hedefi ve aradığım örnekleri bulduğum yer oldu.

Bu teknik bir gerekçe olmakla birlikte aynı zamanda basit bir gerekçe de.

Ama dediğim gibi işin bir de teorik boyutu var:

AVRUPALI DÜŞÜNÜRLERİN AMERİKA'SI

Avrupa’nın muhakkak bilinmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken önemli düşünürlerinde Amerika’yı anlayıp farklı anlatmayı arzulayan bir eğilim de var.

Bu ekolün 1831 yılında Amerika’yı anlamak için Fransa’dan gelmiş olan Alexis de Tocquiville ile başladığını söyleyebiliriz.

Tocquiville o dönemde Fransa devleti adına Amerika'daki hapishane sistemini inceleyip görmek için Amerika'ya gitmişti. Ama çıkardığı sonuçlar sadece o konuyla sınırlı kalmadı. Amerika gezisindeki deneyimleri ona çok farklı bir Amerika anlatma fırsatı verdi.

Tocquiville özellikle Amerikan demokrasisinden etkilenmişti ve anlattığı Amerika bu yüzden ağırlıklı olarak siyasi Amerika oldu.

Daha sonra Amerika’yı gezip gören ve orijinal günceler üreten diğer Avrupalılar örneğin D.H.Lawrence, Robert Frank, Jean Paul Sartre, Jean Baudrillard gibi düşünürler biraz basitleştirme riskini alarak söylersem Amerika’nın kültürü üzerine teori yaptılar ve çok orijinal düşünceler ürettiler.

Eh ben de kültür teorilerine ve kültür eleştirilerine özel ilgi duyduğumdan, bu yönde yazı hayatı oluşturmaya çalıştığımdan, bu düşünürlerin çalışmaları doğal olarak etkiledi beni. Yani ben yine dolaylı yoldan da olsa Amerika’yı farklı biçimde düşünmeye başlamıştım. Ayrıca bu düşünürlerin önemli bölümü benim diğer takıntımı oluşturan Amerikan çöllerinden yola çıkarak düşünceler de üretiyorlardı. Bu da çekiyordu beni.

Yani üzerinde düşünmememin ve yazmamamın imkansız olduğu koşullar vardı ortada. ‘Neden Amerika?’ sorusunun bence asıl cevabı burada .

FARKLI BİR GERÇEKLİK

Fotoğraf sanatçısı Robert Frank, Gugenheim’dan burs istemek için sunduğu projesinde, Amerika’da yeni ve farklı tür bir medeniyet oluşmakta olduğunu ve kendisinin de bunun fotoğrafını çekmek istediğini belirtmişti.

Bursu aldı ve Amerika’yı baştan aşağıya dolaştı ve çektiği fotoğrafları da sonra ‘’The Americans’ başlığıyla 1958 yılında Fransa’da yayınladı. Bir yıl sonra da aynı kitap ABD'de basıldı.

Jean Baudrillard gezip gördükten sonra yayınladığı 'America' kitabında Robert Frank’ın dediği gibi yeni ve farklı türde bir toplum oluşmakta olduğunu görmüş ve bunun üzerine düşünmüştü

Baudrillard Amerika çöllerinde ve şehirlerindeki gözlemlerinden sonra gerçek ile kurgu arasındaki ayrım çizgilerinin ortadan kalktığını ve geleceğin herhangi bir kökenden bağının kopmuş olarak modeller aracılığıyla üretildiğini böylece her şeyin hipergerçekleştiğini ve geçeğin bir daha geriye dönmemecesine yok olup gittiğini söylemiştir.

Bunun abartılı bir düşünce olduğunu düşünebilirsiniz ama unutmayın benim bayıldığım teori düzlemindeyiz ve Fransız düşünür aslında son derce orijinal ve çarpıcı bir fikir öne sürüyordu.

ÇÖL ESTETİĞİ

Kitabı onun çöldeki deneyimleri ile başlar.

Çöllerin fotoğrafını çekmeye girişen fotoğraf sanatçısı Edward Weston gördüğü manzara karşısında kendini tutamayarak "Aman tanrım böyle bir şey olamaz" diye duygularını coşkuyla ortaya dökmüştür.

Çölü gezen Baudrilard da gördüklerinin muhteşemliği ile büyülenmiş ve bunu farklı dilde yazmıştır da. Çölün sessizliğinin ve durağanlığının kendisine Amerika’nın hipergerçekliği ile belirlenmiş kültürsüzlüğünü de çağrıştırdığını da anlattı Baudrilard.

D.H.Lawrence da çölün muhteşemliğinden bahsetmiştir.

Yönetmen Antonioni’nin, Zabriskie Point filmi de Kaliforniya’nın Death Valley diye adlandırılan çöl bölgesinde geçmekteydi ve oralar Baudrillard’ın teori yapmak için gezindiği yerlerdi. Bu arada Michel Foucault sadece esrar içmek için bu bölgeye gelmiş ve sonradan "Gökyüzü patladı ve yıldızlar da başıma yağdı" diye de yazmıştır. (Bu konuda Baudrillard’In kitabına Geoff Dyer’in yazmış olduğu giriş yazısını okumalısınız)

America kitabının sonraki baskılarında Richard Misrach’ın Çöl Kantoları adlı çöl fotoğrafları dizisinden fotoğrafların kapak resmi olarak kullanılması Baudrillard için çölün kültürel ve sosyolojik bir anlamlar bütünü olarak önemini göstermeye yetmelidir, Baudrillard gibi Sartre de Amerika’yı ilk gördüğünde çok şaşırmış ve şoka uğramıştı.

Bu Amerika'yı ilk kez gören herkesin yaşamak zorunda olduğu bir kader olmalı. Baudrillard yaşadığı şoku hipergerçeklik kavramını üreterek kavramlaştırmıştı. Sartre da başka şeyler yazdı uğradığı şok üzerine ama bunu ayrı bir yazıda anlatmak için çalışmalarımı sürdürüyorum.

HİPERGERÇEĞİ BEN GÖRMÜŞTÜM

Şimdi düşünüyorum da keşke 1970’ler başında bu hipergerçeklik kavramından haberdar olsaydım diyorum.

Çünkü şimdi anlıyorum ki 1971 yılında Manhattan’ı ilk kez gördüğümde hipergerçekliğin tam da kendisine bakmaktaymışım.

Keşke başta dediğim gibi ülkeyi kurtarmak için yaşamak yerine Baudrillard’ı Fransızca okumak için eğitseymişim kendimi.

Fırsat kaçtı ama geçmiş deneyimim de şimdi bile yeni kavramları öğrendikçe bana yeni şeyler gösterebiliyor.

New York’un Manhattan’ı o günlerde gerçeküstü bir film gibiydi. Yasaların tamamen ortadan çekildiği ve düzenin tamamen düzen dışı insanlarca konduğu bilim kurgusal bir dünya vardı. Baudrillard’ın hipergerçeklik dediği şey o gün sokaktaydı. Yaşam tarzı hatalarım nedeniyle bu teorik bağlantıları daha yeni görmeye başladım. Ama ne yapalım bunu hiç görememekten daha iyidir geç görmek.

Anlayacağınız benim hayat deneyimi geçmişimden ve teorik bağlantılarımdan kaçıp Amerika’dan pek kurtulabilme ihtimalim yok gibi gözüküyor.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00