İNANCINI düzgün bir şekilde yaşayabilen arkadaşlarımı hep kıskanmışımdır. Çünkü onlar iniş çıkışları çok olan bu dünyadaki hayal kırıklıklarına, kaçınılmaz gelebilen trajedilere, darbelere karşı durmalarına ve dayanmalarına imkân veren bir inanç iç huzuruna sahipler.
İnancım olmadığından ben bu imkândan yoksunum. Bu yüzden karşı durma ve dayanma gücüm hep daha düşük. Eksiğimi kalbimi temiz tutmaya çalışarak, olduğum gibi görünerek, yalan söylemeyerek ve hayli kapsamlı bir empati gücü geliştirerek tamamlamaya çalışmak zorundayım.
Özellikle İslam'ın temiz kalpli insanlara kapsamlı bir iç huzuru verdiğini de biliyorum.
Mısır'da yaşananlardan sonra kafamda oluşan soru şu oldu: Neden birey olarak insana bu kadar iç huzuru verebilen bir dinin hâkim olduğu toplumlardan hiçbirinde toplumsal huzur bir türlü oluşamıyor?
Bence 21 'inci yüzyılın en önemli sorusu bu. Bizim gibi Müslüman ülkelerin yüzleşip bir şekilde hesaplaşması gereken soru budur.
Eğer demokrasiyi istiyorsak bu soruya cevap verirken kolay cevaplara sığınmamalıyız.
"Bu dış güçlerin işidir" veya "Müslümanlar üzerine oyun kuruyorlar" dememeliyiz.
Bu da doğru olabilir tabii ki. Ama eğer siz kendi yaptıklarınızla o varsayılan dış güçlerin eline oynayabilecekleri kozlar vermezseniz bu oyunlar da kolay oynanamaz, yani başarısızlıklarımızın nedenini başkaları yerine ilk önce kendimizde aramalıyız.
Ayrıca kimse "Niye herkes benim gibi olmuyor? Neden farklı olmaya çalışanlar var? Sorunlarımız herkesin tek doğruyu kabul etmemesinden kaynaklanıyor" diyemez. Eğer inanç sorunlarından ayrı bir demokrasiyi meselemiz yapıyorsak eğer bunu hedeflemişsek bu iki kolay cevabı da veremeyiz ana sorumuza.
Müslüman ülkeler neden bir türlü huzur bulamıyor? Bireylerine iç huzuru verme iddiasında olan bir dinin hâkim olduğu toplumlarda huzurlu ve herkesin mutlu olabileceği bir siyasi-toplumsal düzen bir türlü neden kurulamıyor?
Oryantalistler ve İslam düşmanları buna cevap olarak İslam ve demokrasi arasında uzlaşmaz çelişki olduğunu söylüyorlar.
Bu hiçbirimizin kabul edebileceği bir cevap değil. Bunu kabul edersek demokrasiden mahrum yaşamayı da kabul etmemiz gerekiyor.
Şahsen ben hayatım boyunca bu kolay cevabı her zaman reddettim. "İnançsız bir birey olarak çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede nasıl uyumlu, nasıl kimseyi rahatsız etmeden ve rahatsız da edilmeden düzgün yaşarım ve hep birlikte bunun önşartı olan düzgün bir kamusal alanı nasıl yaratırız?" sorusuna cevap aramaya çalışarak geçirdim.
Mısır'dan sonra ve Türkiye'de yaşadığımız bazı sorunlardan sonra doğrusu tüm hayatımın boşa harcanmış bir çabadan ibaret olduğunu kabul etmeyi reddediyorum.
Kritik soruları sormaktan hiç çekinmeyerek, diyaloglar açmaya çalışarak, İslam ve Batı türü demokrasinin birlikte rahat biçimde olabileceği bir sistem için hep birlikte düşünme çağrısı yapmayı sürdürmek istiyorum. Bu yazının ana amacı da zaten bu hedef doğrultusunda bir adım oluşturmasıdır.
Şunu unutmayalım, bu amacı kısa vadede tam anlamıyla gerçekleştirme şansı olan ülke bir tek Türkiye'dir. Mısır'dan sonra tüm dünya bunu net olarak gördü.
Kendi bölgesel baharını, demokrasi içinde özgür seçimini yapıp AK Parti'yi iktidara getirerek yaşamayı başarmış olan Türkiye, kendi ülke markasını oluşturan demokrasi, laiklik, modernizm ve Müslümanlık öğeleri arasında mükemmel denge oluşturduğu zaman tıkır tıkır işleyen demokrasisinde Müslümanlık ile Batı demokrasisi arasında uzlaşmanın nasıl olabileceğini dünyaya gösterdi. Neyi yanlış yaptığında demokrasi ve İslam arasındaki uyumun bozulduğu da bellidir. Bundan dersler çıkarmak lazım.
Türkiye kendi markasını oluşturan dört öğeden bir tanesine diğerlerinin zararına fazla ağırlık verdiği zaman markamızın iç dengesi bozulmaktadır ve demokrasimiz de yara almaktadır.
AK Parti öncesinde laikliğe abartılı vurgu yapılması dengeleri bozmuş ve demokrasimizi aksatmıştır. AK Parti dengeleri tekrar kurdu ama sonra Müslümanlık öğesine abartılı vurgu yapılınca toplumun her düzeyde dinselleşmesine vurgu artınca markamız içindeki uyum bozuldu, demokrasimiz yine aksamaya başladı.
Bu durumu bilelim de eğer istersek bizler dünyaya ilk ve tek düzgün ilerleyen demokrasiye inancı da isteyene düzgün yaşatarak gösterebiliriz. Mısır'da da bu potansiyel vardı ama son olaylar gösterdi ki onlar bu fırsatı kullanamayacaklar.
Şimdi Türkiye'ye büyük bir görev düşüyor. Markamızın iç dengesini düzgün tutan öğelere itina göstereceğiz, o uyumu bozmayacağız ve İslam ile demokrasinin aslında çok da uyumlu olduğunu dünyaya gösterecreğiz. Bu uyumu bozmak da, kalıcı kılmak da Başbakan Erdoğan'ın elinde.
O isterse, tercih ederse markamızın içindeki öğeleri uyum içinde yürütür ve kendisi de gerçekten dünyanın en önemli lideri olur. O da, Türkiye de, aslında böyle daha büyük ve dünya lideri olabilir.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!