Rastlantının kimyası
Bir gün, bir saat, bir dakika boyunca dünyada, evrende sayısız olay meydana gelir. Çiçekler açar, kapanır, bir çok canlı dünyaya gelir, ölür. Uzay boşluğundaki birçok gök cismi yok olur, yenileri ortaya çıkar. Bir arabanın lastiği patlar, başka bir arabaya çarpar vb. Bir insanın veya bütün insanlığın bütün olanaklarını seferber etmesi halinde dahi, bir dakikada meydana gelen tüm olayları belirlemek, sınıflandırmak, birbirlerine etkilerini ölçmek, formülleştirmek ve bu olaylara hükmetmek olanaklı değildir.
Bu sonsuz sayıdaki olayın çoğunluğu, birbiriyle neden-sonuç ilişkisi içinde değildir. Bir kimsenin Adıyaman’da gazete okumasıyla, Londra’daki bir belediye otobüsünün durakta durup yolcu alması arasında hiçbir bağlantı yoktur. Ama bazen, bu aralarında bağlantısız olaylardan bir kısmı öyle bir çakışır ki, ortaya yepyeni bir olgu çıkar. Buna, “rastlantının kimyası” adını veriyorum.
CHP, Deniz Baykal’ın başkanlığında “ebedi muhalefet” konumuna razı bir durumdayken, ortaya çıkan bir kasetle başlayan bir süreç içinde, Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan seçilmesine ulaşan bir yola girdi. Bunu kimse hesaplamamıştı ve bir “rastlantının kimyası” olgusuyla karşı karşıya kalındı. Ama iş burada bitmiyor. Başka rastlantılar, başka kimyalar doğuracak gibi gözüküyor. Öncelikle, Kemal Kılıçdaroğlu Tuncelili, eski adıyla Dersimli. Travmatik bir kökenden geliyor. Etnik olarak Zaza, inanç çerçevesi olarak Alevi. Kılıçdaroğlu, Zaza ve Alevi olduğu için seçilmedi, ama bu kimlik ögelerinden ötürü, etnik milliyetçilik (hem Kürt, hem Türk) yapanlarla, Alevi bir azınlık yaratmaya uğraşanları sıkıntıya sokacak ve kamusal alanda yalnızca nötr yurttaş kimliğinin görünür olduğunu savunan cumhuriyetçilerin elini güçlendirecek. Demek ki etnik ve dinsel azınlıklar da biryerlere gelebiliyorlarmış. Bu önceden hesaplanmayan öge, Kılıçdaroğlu’na iktidar yolunu açabilir.
Kemal Kılıçdaroğlu, uzun bir soyadına sahip, bu da bir rastlantı, ama bu uzunlukta bir adı manşete taşımakta zorlanan medya, tam Gandhi Kemal’i tutturduğunu sanarken, halk birden bire “Halkçı Kemal” deyiverdi. Böylece bir rastlantı önemli bir olguya yol açtı. Cumhuriyet tarihinde bir siyasi lidere ilk kez adıyla hitap ediliyor. Bunun kitleleri sürükleme olasılığı yüksek. Buradan hareketle başka bir rastlantı başka bir kimya yarattı. Kendine “Kemal” diye hitap edilen Kılıçdaroğlu, artık esas rakibi olduğu Başbakan’ın Erdoğan soyadının önünde sıklıkla kullandığı Tayyip adının yerine, “Recep bey” dedi. Başbakanımız, Recep’in kendi adlarından biri olmasına rağmen bundan hiç hoşlanmayacak, bu kesin. Böylece Kılıçdaroğlu, hiç de hesaplamadığı bir şekilde, AKP Genel Başkanını hem kızdıracak, hem de ona, hiç böyle söylemeden, bir tenzili rütbe uygulamış olacak.
Türkiye’de siyaset, daha çok negatif bir şekilde uygulanıyor, yani karşıt olunana “çakmak” iyi siyaset sayılıyor. “Halkçı Kemal”, öngörülmesi olanaksız bir “rastlantı kimyası” sonucu, Türkiye’nin büyücek bir kesimi için “umut” oldu. Ve gerçekle yüzleşme saati geldi. Sloganlarla siyaset yapmanın olanaksız olduğunu Ecevit deneyi bütün açıklığıyla gösterdi. Öyleyse Kemal Kılıçdaroğlu, “Halkçı Kemal” nitelemesinin boş hoşluğuna aldanmayıp, solun ne olduğunu , Türkiye’nin halihazır koşullarında nasıl bir solun iktidar şansına sahip olduğunu derinlemesine araştırmalıdır. Bütün siyasetlerden çok daha fazla olmak üzere, sol siyaset bir kadro, bir örgütlenme işidir. Deniz Baykal’ın milliyetçi, askerci, devletçi söylemleriyle ters düşmeyen, son ana kadar onu geri getirmeye uğraşan mevcut kadroların, bir geceden ertesi sabaha “solcu” olabileceklerini düşünmek tam bir hayaldir.
Devrim, ağızları dolduran görkemli bir kelime, ama ancak kitlelerin ikna edilmesi yoluyla yapılır, yoksa dar bir grubun darbesi olur ve yozlaşır. Kemal Kılıçdaroğlu, Recep beyden farkını, kitlelerle birlikte iş görme iradesiyle ortaya koyamazsa, hoş bir anı olarak kalacaktır.