Türkiye-İsrail hattında neler oluyor?
İsrail Başbakanı Netanyahu, Mavi Marmara baskını için Türkiye’den özür dilemeyeceklerini ancak ölenler için üzüntülerini iletmeye hazırlandıklarını söylüyor. Karşılığında da Türkiye’nin operasyona katılan İsrailli askerlerden davacı olmamasını istiyor.
İsrail’deki koalisyon hükümetinin 3. ortağı Savunma Bakanı Barak da Netanyahu ile aynı görüşte. Dışişleri Bakanı Lieberman ise kafayı yemiş, “Hayır, Türkiye İsrail’den özür dilesin” diyor. İsrail iç siyasetinde yaşanan tartışma üç aşağı beş yukarı böyle.
Türkiye, İsrail’deki tartışmaları sessizce izliyor. Bir tek Dışişleri Bakanı Davutoğlu konuşuyor: “Özür özürdür. Özrün tasnifi olmaz, barışmaya niyetimiz var.”
Peki Türkiye-İsrail hattının perde arkasında neler yaşanıyor?
İki taraftan yapılan açıklamalar “sessiz diplomasi” sayesinde sorunun çözülmek üzere olduğunu gösteriyor.
İsrail, Cenevre’deki sessiz diplomasi sürecinde özür dilemeyi ve tazminat ödemeyi kabul etmiş anlaşılan. Nitekim Cenevre’de yapılan görüşmenin önemli aktörlerinden Özdem Sanberk’in sözleri de bir uzlaşıya varıldığını doğruluyor.
Kafaları karıştıran bir tek adam var, o da Lieberman. Onun da sözleri gayet normal aslında. Zira adam tescilli ırkçı. Kapalı kapılar ardında özre “Tamam” dediyse de seçmenine bunu açıklayamaz, bunu yapması eşyanın tabiatına aykırı olur.
DAVUTOĞLU’NUN AMACI
Netanyahu, Barak ve Davutoğlu’nun açıklamalarıysa uzlaşıya varıldığının bir kanıtı gibi. Daha önce “Mavi Marmara Türkiye’nin 11 Eylül’üdür” diyen Davutoğlu, şimdi “Özür özürdür, tasnifi olmaz” noktasına geldiyse bunun başka bir açıklaması olamaz. Davutoğlu, “İsrail ile barışmaya niyetliyiz” türünden açıklamalarla, belli ki Türkiye’deki beklentiyi azaltmaya ve ailelerden dilenecek dolaylı bir özrün makul görüleceği bir atmosfer inşa etmeye çalışıyor. Beklentileri azaltmak peşinde olmasaydı, yarım yamalak özür dedikodularına muhtemelen, “İsrail doğrudan Türkiye devletinden özür dilemeden, tazminat ödemeden, askerlerini yargıya teslim etmeden ve Gazze’ye ambargo kalkmadan barışmamız söz konusu olamaz” cevabını verirdi.
Amaç atmosferi hazırlamak olmasa Netanyahu da Lieberman gibi, “Türkiye, İsrail’den özür dilesin” diyerek, tribünlere oynamanın keyfini sürebilirdi. Bir zamanlar Mavi Marmara’ya “aşk gemisi” diyen Netanyahu’nun, “Türk halkına üzüntümüzü ileteceğiz” demek noktasına gelmiş olması da yeterince anlamlı aslında.
Neyse, sürecin sonunu da söyleyeyim de kimse 2011’e en azından bu konuda merak içinde girmesin. Aranan atmosfer bulunduğu anda İsrail’in hayatını kaybedenler için Türk halkına hitaben “Üzgünüz” ifadesini içeren bir açıklama yaptığını göreceksiniz. Sonra “alçak koltuk olayındaki” gibi Türkiye bunu kabul etmeyecek ve yine birileri araya girip senaryo gereği düğümü çözecek.
Neticede de İsrail, temmuz ayındaki “İsrail Özür Dileyecek” ve “Sessiz Diplomasi” başlıklı yazılarımda da belirttiğim üzere, “Askerlerimizin kendini savunurken sebep olduğu sivil ölümlerden dolayı Türk halkından özür dileriz” gibisinden bir açıklamayla resmen özür dileyecek. Lakin özür açıklaması, Lieberman orada oturduğu için İsrail Dışişleri Bakanlığı’ndan değil, Başbakanlık veya Savunma Bakanlığı tarafından Türkiye’ye iletilecek.
Gelgelelim böylesine “yarım yamalak bir özrün” Türk halkının vicdanında kabul göreceğine dair benim ciddi şüphelerim var doğrusu. Zira bu özrün, 9 vatandaşını insanlık dışı bir baskına kurban veren bu halkın vicdanında açılan yaranın acısını dindireceğini hiç sanmam. Cin şişeden çıkmış ve kalpler kırılmış bir kere, onarmak da kolay olmayacak.
Herkese iyi seneler.