Ak akçe, kara günü aydınlatır mı?
HERKESİN kendine göre bir "kara gün" tanımı var. O an kimine göre maddi varlığın, kimine göre sağlığın, kimine göreyse sevdiğinin kaybedildiği andır. Bu değerlerin tümünün birden bir doğal afetle yok olmasıysa yaşamın anlamını yitirdiği çıkmaz sokaktır.
O gün için, "Lazım olur" diye köşeye atılan üç beş kuruş "kara gün parası"dır, yalnız bırakmayıp desteğini esirgemeyen kişiyse "kara gün dostu".
Geçen hafta Türkiye'nin büyük bir bölümünü kasıp kavuran beklenmedik fırtınalar büyük paniğe sebep oldu. Bazı aileler kendi kara gününü yaşadı. Geçmişte de başka boyutlarda doğal afetlerle yüz yüze gelindi ve maalesef kişisel ya da bölgesel kara günler birkaç haber ve halk arasındaki "Vah vah"larla unutuldu gitti.
Allah'tan tüm ülkeyi avucunun içine alabilecek ve uzun süre terk etmeyecek bir doğal felaket henüz yaşamadık. Umarım yaşamayız da. Fakat bunun garantisini vermek imkânsız. "İnşallahla, maşallahla" da böylesi bir potansiyelden korunulmaz.
Bazı bilim insanlarının "Yok öyle küresel ısınma diye bir şey" demelerine inat iklimsel değişimleri hızla yaşamaktayız. "Isınma" kelimesini duyan çoğu kişinin aklına sıcak ve kurak bir dönem geliyor olabilir. Oysa bilim insanlarının "iklim değişimlerinden dolayı yaşanacaklar listesi"nde soğuk, sıcak, kuraklık, sel, fırtına, deprem gibi bütün uç felaketler yer almakta.
İşte böylesi bir dönemi minimum hasarla atlatmak için devlet ne kadar hazırlık yaparsa yapsın bireyler tek tek önlemler konusunda eğitilmezse sonuç tam bir felaket olabilir. Her şeyden önce toplum olarak soğukkanlı bir millet değiliz. Siz buna sebep olarak ister Akdeniz kanını ister kültürel sebepleri gösterin, ben bu tavrı daha değişik bir yaklaşımla "düşük özgüven" göstergesi olarak algılıyorum.
Bunun tek müsebbibi ise eksik eğitimin doğurduğu çaresizlik ve korku gibi duygular. Çatıları ve ağaçları söküp götürecek bir fırtınada, şehirleri yerle bir edecek bir deprem felaketinde herkesin bankada parası, kasada altınları olsa kaç yazar!
Öncelikle bu felaketten sağlam çıkmayı, paniğe kapılmamayı becermek gerek. Ben belgesellerde izlediğiniz çok büyük fırtınaların yaşandığı kentlerden biri olan Houston'da yaşıyorum. Birkaç ciddi doğal afeti bizzat yaşarken insanlardaki sakinliği gözledim.
Herkesin evinin bir köşesinde fırtına (felaket) paketi hazır bekliyor. İçinde battaniyeden ilaca, konserve yiyeceklerden pille çalışan radyoya kadar ilkyardımda ihtiyaç olabilecek her şey var. Doğal afetler sırasında ne yapmaları gerektiği konusunda ilkokuldan itibaren eğitilmiş halk, kara gün gelip çattığında paniğe kapılmadan, çevresindekilere de yardım ederek üzerine düşen vazifeyi yerine getiriyor.
Sonra dönüp kendimize, ülkeme baktım. Sığınak olarak yapılmış apartmanlarımızın alt katındaki alanlar ya hurda eşya deposudur, ya apartman görevlisine verilerek doldurulmuştur, ya da nem, pislik, karanlık ve havasızlıktan dolayı farelerin bile terk ettiği, içinde yaşanması imkânsız bomboş bir mekândır. Halk "fırtına geliyor" mesajı alsa ya da uyarı sireni çalsa ne yapacağını bilmiyor. Japonya'da, Çin'de, Avrupa ülkelerinin tümünde ve Amerika'da mevsim değişiklikleriyle nasıl başa çıkılacağı konusunda planlar yapan, halkı doğal afetlere karşı eğiten merkezler kurulmuş.
Almanya şimdi 50 milyon Euro'ya mal olacak bir araştırma merkezinin Afrika'da açılması için kolları sıvamış. Niye Afrika? Çünkü bu konuda az maaşla da olsa çalışma yapmak isteyen bir araştırma grubu var. İnsanlar bilim insanlarının denetimi altında harıl harıl global değişimden dolayı gelebilecek kara günler için çalışıyor.
Ülke olarak "karınca ile ağustosböceği" masalında hangi rolü oynayacağımız tamamen bizim elimizde. Zira bir gün devran dönecek "karakış" gelecek. Doğanın kanunu bu. Toplumumuz derhal doğal afetlerde yapılacaklar konusunda okullar ve medya aracılığıyla eğitilmeye başlanmalı.
Ülkenin kara gün için önlemler planı halkla paylaşılmalı. Aksi takdirde felaketlerden sağ çıkılsa bile dişten tırnaktan artırılarak kara gün için biriktirilen ak akçeler yıkıntılar arasında kaybolur gider.
Ülkeler arası verilen sözde Amerika yok
İÇİNDE Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere ve Rusya'nın bulunduğu 12 ülke, global iklim değişikliğini yavaşlatmak ve karbondioksit kirliliğini aşağıya çekmek için önlemler almak üzere çalışmalara başladılar. Kyoto Protokolü olarak isimlendirilen anlaşmayı imzalayan bu ülkeler arasına Türkiye son anda girdi. ABD ise imzalamadı. Anlaşmadaki hedefin özeti: Her ülkenin 2030 yılına gelindiğinde atmosferdeki karbondioksit oranı, yine kendi ülkesindeki 1990 yılı karbondioksit oranından % 30 daha az olacak. Tüm dünya ülkelerinin aynı kararı almaması ve duyarsız davranması, şüphesiz bu ülkelerin işini kolaylaştırmayacak.
Avrupa dağlarında bitkisel örtü değişiyor
SCIENCE Dergisi'nin son sayısında yayımlanan bir makalede iklim değişikliğinden dolayı Avrupa dağlarının eteklerinde yetişen bitkilerin yavaş yavaş azaldığı, var olanlarınsa dağların daha yüksek bölümlerine doğru tırmandığı açıklandı.
Avusturya'da Viyana Üniversitesi'nde yapılan araştırmada, Avrupa'nın Türkiye de dahil olmak üzere Akdeniz, İskandinav, Doğu ve Batı Avrupa ülkelerindeki 66 dağ bitki ekolojisi incelenmiş.
Araştırmacı Harald Pauli ve Georg Grabherr'e göre, gerek dengesiz yağışlar, gerek doğa kirlenmesi, gerekse aşırı ısı değişimi birçok bitki türünün şimdiden yok olmasına da yol açmış.