HABERTÜRK Gazetesi yazarlarının köşeleri, saat 14:00'den itibaren güncellenmektedir.
[javascript protected email address]
27 Ocak 2012 Cuma, 10:03:23
ANNELİK duygusu, bebek rahme düşünce, babalık ise bebek doğup da ilk kez kucağına alınca başlar derler. Ama kim ne derse desin babalık öğrenilen bir şeydir.
Fedakârlık yapmayı, sorumluluk almayı ve tabii en önemlisi sağlam bir koruma içgüdüsü geliştirmeyi gerektirir.
Bugün Serhat Alaattinoğlu arkadaşımızın ilginç bir haberi var. Anne ve baba olmayı öğrenemeyen bir çiftin haberi.
Deniz Akkaya ve Efe Önbilgin'in sarsıntılı ilişkisinde yeni bir iç karartıcı haber.
Ama bu kez çok iç acıtıcı bir haber. Çünkü iki yaşındaki Ayşe bebek de düştü haberin içine. Hem de yüzünde morluk ve minik bir yara ile.
Polis eşliğinde çocuk teslim etmek-almak gereklilik midir buna karar vermek bize düşmez.
Ama annenin işten kovduğu bakıcıyı işe alıp bir de bebeği darp iziyle teslim etmenin açıklanabilir bir tarafı yok.
İki insan birbirinden ne kadar nefret ederse ya da bu itiş kakış ilişkiden ne kadar keyif alırsa alsın yavrusuna bunu yapmaz.
Minik bir bebeği darp raporu almak için hastane hastane dolaşacak hale getirmez.
Onu polisin yanına katıp babasına öyle yollamak zorunda kalmaz.
Bu ikili delilik, Ayşe bebek doğmadan önce renkli bir magazin haberiydi.
Ama artık tahammülü zor bir üçüncü sayfa haberine dönüşmek üzere.
Allah Ayşe'nin yardımcısı olsun!
***
iPhone gösterip başka cihaz satmak suç değil mi?
TEKNOLOJİYE olan düşkünlüğümü iyi kötü biliyorsunuz. Evde küçük de bir teknoloji müzem var. Modası geçmiş cihazları saklıyorum. Mesela ilk fotoğraf makinem, ilk walkman'im, dedemden kalan lambalı radyom, cep telefonlarım...
Sağda solda bulduğum eski cihazları da toplamaya bayılıyorum.
Dün Vatan Gazetesi'nin üçüncü sayfasında bir ilan gördüm. iPhone birinci nesil telefonlar 239 liraya satılıyordu.
Çok sevindim. Çünkü telefon dünyasını sonsuza kadar değiştiren bu cihazın sıfır kilometrede bir versiyonunu koleksiyonuma katmak istedim.
Hemen internete, satan firmanın sitesine girdim.
Ancak bir tuhaflık vardı. Sitede telefonun markası bir anda Wentto F003'e dönüştü.
Cihaz önden fotoğraflarında yine iPhone idi. Üzerinde Appstore, iPod, Safari, iTunes gibi Apple'ın tescilli programlarının fotoğrafları vardı.
Ancak arkadan görüntüye basınca ortaya çıkan fotoğraflardaki ekran görüntüsü bambaşka bir işletim sistemi bulunan tuhaf bir cihazdı.
Site zaten tasarımları Nokia, Blackberry gibi telefonların modellerinin bire bir aynılarının çakmalarıyla doluydu.
Bu tarz telefonlar bir şekilde Avrupa'da da satılıyor. Hatta Almanya'da teknoloji fuarında bile sergileniyorlar.
Bu patent sahibi markaların sorunu. Beni ilgilendiren kafası karışacak olan tüketici.
Tüketici yasası bir türlü güncellenmediği için sürekli mağduriyet yaşayan tüketicinin hakkını koruyan, bu ilanları takip eden kimse yok mu?
Daha önemlisi, reklama bir ürünü koyup, sitede yine o fotoğrafı koyup aslında farklı cihaz satmak suç değil mi?
***
OYSA FOTOĞRAFLARDA NE GÜZEL GÜLÜYORLARDI
BANA "Mükemmel düğün nedir?" diye sorsalar onların düğün fotoğraflarını gösterirdim. Bodrum'da, tatlı bir yaz esintisi eşliğinde çekilmiş fotoğraflardı onlar.
Gökçe Bahadır yürekten gülüyordu. Ali Sunal da ondan eksik kalmıyordu. Gökçe, küçük bir duvakla sıradışı mini bir gelinlik giymişti. Ali Sunal da papyonu mapyonu sökmüştü. Tam romantik komedi filmlerindeki çiftler gibilerdi.
Sahip olduğumuz bünyeler ağırlıklı olarak "tüm çirkinliklerin, özel bilgilerin ortaya saçıldığı boşanmalar, flört aşamasında biten arkadaşlıklar, aldatma sonucu psikolojisi bozulan garibanlar" gibi haberlere maruz kaldığı için, Gökçe ve Ali'nin uzaktan mükemmel görünen ilişkisinin peri masalını çağrıştıran düğün haberleri çölde vaha gibiydi.
Önce cep telefonuyla sarsılan ve sonra internetle Hakk'ın rahmetine kavuşan aşka inancımız birkaç dakikalığına da olsa geri gelmişti. Ama ne fena ki mutlulukları uzun sürmedi. Bu muhabbet fotoğrafının üzerinden henüz altı ay geçmişti ki dün boşanmaya karar verdiklerini öğrendik.
Hayli üzüldüm. Kendilerini kişisel olarak tanımam. O nedenle iki arkadaşımın yürütememiş olmasına değil de aşkı bulmanın ve korumanın zorluğuna içerledim galiba.
Hatta biraz daha küstüm hayata galiba. Modern zamanlar dediğimiz, teknolojisinin hayatımızı kolaylaştırmasıyla övündüğümüz günlerde yaşıyoruz. Ne güzel artık hiç banka şubesine gitmeden elektriğimizi, suyumuzu ödeyebiliyoruz.
Cebimizdeki minik cihazda yüzlerce müzik CD'si taşıyabiliyoruz. Gözlüğü gözümüze taktık mı filmlerdeki karakterlere dokunabilecek gibi oluyoruz.
Otomobillerimizin internete bağlanması an meselesi.
Ama ölesiye yalnızız. Koyu kıvamlı, her gün biraz daha nefes almamızı zorlaştıran bir yalnızlık var çevremizde. Hayli teknolojik bir yalnızlık bu. Facebook üzerinde "ilişkisi yok" düğmesiyle dosta düşmana duyurabildiğimiz ama bir türlü gideremediğimiz yalnızlık.
Şimdi kendime Nil Karaibrahimgil'in şarkısında sorduğu soruyu sorup duruyorum: "Modern zamanlarda aşk yorulmuş mudur?"
Bu mudur?