01 MART 2017
ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA
10 Ocak 2017 Salı, 00:23:40 Güncelleme:09:15:51

Krizden fırsat çıkarmak

 

Krizler, zorluklar dönemi olmasına rağmen bir yandan da insana ileriye yönelik yatırımlar yapmak, atılımlara hazırlanmak fırsatını da tanır denilir ya, ben buna hem inanıyorum hem de restoranlar dünyasında bunun çok örneğini gördüm.

Bize doktora derslerimizde öğretilen iktisat teorisi de buna uygundu. Fransa’nın yemek kültürü Paris’tedir. Büyük restoranların, ünlü şeflerin, korkulan eleştirmenlerin canlı eğlence hayatı hep Paris’tedir.

Bu nedenle Paris dışında yeni bir şefin hızla yükselip ünlü olmasına pek rastlanmaz. Şimdi böyle uzak ve üzerinde hiç düşünülmeyen bir kasabada doğup büyü- müş bir şefin hayatını anlatacağım.

Şefin adı Alexandre Couillon, yaşadığı yer ise Noirmoutier.

Deniz kıyısında bir kasabada ailesinin başlangıcını yaptığı La Marine adlı bir restoranı var. Eşiyle birlikte mutfakta geleneksel yemekleri güzel pişirip sunmak için çalışı- yorlar. Ancak sadece yaz aylarında müşteri görebiliyorlar.

Mevsim geçtikten sonra her gece restoran dolacakmış gibi hazırlıklar yapıp yemekler pişiriliyor, servis personeli hazır bekliyor ama bazen tek müşteri bile gelmiyor. Son derece hüzünlü ve moral bozucu bir durum söz konusu yani.

Pes etmek, depresyona filan girmek yerine şef diyor ki: “Ben artık bilineni pişirmekle yetinmeyece- ğim, yeni lezzetler, yeni yemekler yaratacağım, hep deneyeceğim.” Ve her gece mutfakta tek başına da olsa inanılmaz güzellikte yemekler pişirip hazırlıyor.

Bir gece tesadüfen yoldan geç- mekte olan bir Michelin eleştirmeni, restorandan yükselen güzel kokulara dikkatini verince orada yemeye karar veriyor. O geceden sonra La Marine, hızla üç yıldızlı Michelin restoranı oluyor. Sadece civardan değil Paris’ten bile oraya yemek için geliyorlar. Şef meşhur oluyor ve yıllar süren emeğinin karşılığını sonunda alıyor. Krizdeyken pes etmiş olmamasının ve krizi fırsata çevirmesinin ödülü ona vuruyor.

 

TAOİST

New York’tayken kolumda, üzerinde “Om mani padme hum” yazılı bir bilezik takıyordum. Tao’nun tüm ilkelerinin içerildiği bir söyleme (chant) cümlesi bu. Eskiden Türkiye’yi protesto etmek için 1 Mayıs’larda toplandığımız Union Square Park’tan geçiyordum. (Düşündüm de 61 yaşındayım ve hayatımın her döneminde Türkiye’yi protesto edecek bir neden bulmak mümkündü. Bu bir ülke açısından rekor olmalı.) Yürürken ileriden bir Tao rahibi olduğu kıyafetinden belli olan bir adam geliyordu. Bana elini uzattı. Nedenini bilmesem de “Galiba benimle tokalaşmak istiyor” diyerek ben de elimi uzattım. O bileğimdeki bileziği görünce birden “Ohhh” diye bir ses çıkardı. Son nefesini veriyor sandım, ama yanımda yürümeye başladı.

Benim için 2 metre uzaklık, tahammül edemeyeceğim kadar yakın bir sosyalleşme mesafesiydi. “Git buradan, evine dön” gibi şeyler söylememe rağmen adam hep gülen suratla bana bakıyordu. Biraz hızlanarak önüne geçtim. Biraz sonra ilerideki Strand Kitabevi’ne kendimi atarken arkama baktığımda rahip sayısının 6’ya çıkmış olduğunu gördüm. Bilezikte benim tahmin ettiğimden tamamen farklı bir şey yazdığını ve bunların beni linç edeceklerini sanıp panik atakları filan yaşadım. Kitabevinde uzun kaldım. belki giderler diye. Çıktığımda hepsi oradaydı ve bana gülerek, sevecen bakıyorlardı. Onlardan eğer kurtulursam bileziği hemen atmaya karar verdim. Geçmiş 60 yılda bu kadar sevginin odağı olmadım bundan sonra da olmam hem manasız hem istediğim bir şey değil. Sonra etrafımı çevirdiler; meğerse kolumda o bileziği taşıdığımdan kendilerine para yardımı yapacağımı filan sanmışlar. Halbuki durumumu bilseler, benim yakında para sorunlarından kaçmak için Tibet’e filan gitmeyi düşündüğümü fark etselerdi böyle davranmazlardı tabii.

Tabii ki “Param yok” dedim ve sağ salim bu badireyi de atlattım. Sokaklarda kendilerini ne kadar da büyük tehlikeler beklediğini fark etmeden bana yurtdışından göndermeler yapan tüm arkadaş- lar bilsin bu korkunç hikâyeyi.

 

TUVALETTE YAŞAMAK

Yurtdışından arayan dostlarım, güvenliğimi tam sağlamak için evimin tuvaletinde oradan hiç çıkmadan yaşamam gerekirmiş gibi konuşuyorlar. Aslında beni biraz iyi tanımış olsalardı bu önerilerine uygun bir yaşamın bana çok da uyacağını bilirlerdi.

Ben üniversitede okurken 3 arkadaşla aynı evde yaşıyordum. Arkadaşların bazıları abartılı derecede çapkındılar. Okuduğum üniversitede bir dönemde Karl Markx’ın Kapital’inin tümünü ve Grundrisse’yi okumamız gerekiyordu. Bu kitapların içeriğini hiç bilmeseniz dahi sadece isimlerinden, okumasının çok da eğlenceli şeyler olmadığını herhalde tahmin edersiniz. Eğlenceli olmadıkları gibi odada 2 ayrı genç seks yaparken bunları okumanın imkânsız olduğunu bilin. Çünkü bu kitaplar sıkıcı olmanın yanı sıra insandan konsantrasyon da talep ediyorlar.

Birkaç kez onlarla aynı odada bunu okumayı denedim; ama çok kısa sürede, “Keşke ben de şimdi bunu okumak yerine onların yaptığından yapıyor olsaydım” düşüncesi beynimi kapladı. Sonunda yapılacak tek şey kalmıştı, kendimi tuvalete kilitleyip orada okumayı denemek.

Böylece Kapital’in 3 cildini ve Grundrisse’yi okumayı orada tamamladım; sonra kendimi tutamayıp Lenin’in toplu eserlerini de orada bitirdim. Dışarıdayken de sosyal hayatım buna benzer olduğundan içeride hiç sıkılmıyordum.

Ben tuvaletteyken arkadaşlarım Marx’ın sadece tek bir dipnotu kadar uzun olan Georges Politzer’in “Felsefenin Temel İlkeleri” kitabını okuyarak iyi Marksistler olabilmişlerdi. Yani ben tuvaletteyken devrim de oluyordu az daha.

Anlayacağınız yurtdışındaki arkadaşlar bana espri yapmıyorlarsa önerilerinin benim için bir mahzuru yok. Sosyal hayatım ve alışkanlıklarım buna uygun; ama onlara şunu da söylemek istiyorum. Sanki onlar, “İçerisi benim banyomdan daha temiz olmayan bir kafede otururlarken yan taraftaki gökdelene bir uçak çarpıp yıkmamış veya Oklahoma’da koskoca bir bina aniden patlayıp ortadan yok olmamış yahut durup dururken sokaklarda insanlar birbirini vurup öldürmemiş gibi” neden sadece beni düşünmek zorundalar bunu anlamam zor.

“Tatilde ne yapacaksınız?” diye sorduğumda bazıları Paris’e gideceklerini söylüyorlar ya, ben de “Çok güzel bir fikir bu, bizdeki gibi orada bir gece kulübüne filan hiçbir saldırı olmadı, iyi seçim yapmışsınız!” diyorum.

Onların daima tehlikeden bahsetmeleri, bir “schadenfreude” olmalı, yani “başkalarının mutsuzluğundan mutlu olma durumu” var gibi geliyor bana.


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
  • Misafir 10 Ocak 2017 Salı 21:17
    Bütün yazılarınız gibi zevkle okudum teşekkürler
  • Misafir 10 Ocak 2017 Salı 15:38
    bu aralar moral veren yazı ve tespitleriniz için teşekkür ederiz
  • Misafir 10 Ocak 2017 Salı 11:57
    Okudum da acaba kar çok mu yağdı? Ana arterler açık.Ara yollar sıkıntılı.
Kalan karakter : 300
HAVA DURUMU
Çarşamba 17 MPH 16°
Az Bulutlu