Bu yazının yüzde 50'si mizah
YAZIYA bugün büyük bir gönül rahatlığıyla oturdum. Üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi. Çünkü hayatın bir teferruatından ebediyen kurtuldum.
Hani siz bir insana onun hakkında bir şey hissetmeseniz de yine de bazen hissediyormuş gibi konuşmak zorunda kalırsınız ya... Gönlünüzde olmayanı sanki varmış gibi aktarırsınız ya... Tamamen yapmacık, içi ruhsuz konuşmalar yaparsınız ya...
Ben artık böyle şeyler yapmaya mecbur değilim. Çünkü hayatta her şeyin karşılıklı olması gerekir; başkaları yeri ve zamanı gelince bana o ruhsuz yapmacık konuşmaları yapacak ki ben de yine zamanı geldiğinde aynen karşılık vereceğim.
Yok artık kimseye hiçbir şey söylemem gerekmiyor; kimsenin bireysel sorunları, çektikleri beni alakadar etmiyor. Artık hiçbir şey hissetmeden “Çok üzüldüm, vah vah” ve de bu türün en kötüsü olan “Yapacağım bir şey varsa söyleyin” türünden laflar benim lügatimde artık yok.
Size bir şey söyleyeyim mi, bu büyük bir ferahlık; çünkü eskiden mecburen böyle konuşurken üzerimde baskı hissederdim, kendimi bir duygu dolandırıcısı gibi görürdüm. Şimdi bunlardan arındım, özgürüm ve kendimi daha dürüst hissediyorum. Eskiden bu tür laflar bana da mecburen söylendiğinde söyleyen için üzülürdüm, “Kim bilir ne kadar kendini zorlayarak konuşuyordur şimdi bana, kendini kötü hissediyordur herhalde” derdim. Ama buna rağmen bazı zamanlar, insan samimi olmadığını bilse bile böyle şeyler duymayı isteyebiliyor.
Bir hafta önce babamı hayatta ilk kez hastaneye yatırdım ve ameliyat oldu. Arkadaşlık oyunu oynadığım bir tek kişi bile aramadı. Yalandan olsa bile hal hatır sorma ihtiyacını hissetmedi. Yanlış anlamayın, benim hayatta gerçekten arkadaşlarım olabileceği gibi bir hayalim yok, ama en azından samimi olmasalar da rol yaparak bir telefon açar, durumu idare ederler diye düşünüyordum. Ama neyse ki bu olmadı. Beni arkadaşım olduğu hayalinden tamamen kurtardılar ve daha da önemlisi onlara ileride benzer durumlarda telefon açma yükümlülüğünden kurtardılar. Yazı bir kısmınıza sitemkâr gelebilir. Ama daha ağırlıklı olarak bu bir teşekkür yazısı. Beni hayatın lüzumsuz teferruatı üzerine uğraşmaktan kurtaran herkese teşekkür etmek için yazdım bu yazıyı.
Konu babamdan açılınca
HASTANEDE yaşamakta olduklarımız, benim için çok değerli bir hayat keşfi haline geldi. İlk yazıda anlattığım gibi, bazı gerçekleri daha net gördüm hastane günlerinde. Daha da önemlisi, babam hakkında beni gerçekten çok şaşırtan birtakım şeyler öğrendim. Bunlar benim için gerçekten sürprizdiler ve hâlâ bunlara inanmakta zorlanıyorum. Beni şaşırtan şeyler şöyle:
1- Babam ruh hastası değilmiş. Temiz raporu aldı. Oysa ben onun tamamen delirmiş olan bir insan olduğunu düşünüyordum. 2- Ayrıca babam alkolik de değilmiş. İçkisiz bir haftadır hiç sorun yaratmadan oturuyor. Oysa ben onu dedemden bile daha fazla alkol bağımlısı bir insan sanıyordum. Bu arada dedemin alkol yüzünden tımarhanede öldüğünü de söylemem gerekiyor. Bakırköy 27 numarada öldü Halit Bey. Ben Hamit Bey’e bu odayı babasının anısına rezerve etmiştim; şimdi galiba bu oda üzerindeki rezervasyonumu kaldırmam gerekecek.
İlgili birimden “Ruh hastası değil” raporunu aldıktan sonra babam benim sülaleme ve amcamın da annesine sövdü, odasının önüne çıkıp koridoru seyrederek oturmaya başladı. İleriden iki yaşlıca adam geliyordu. Baktım babamın bakışları aniden değişti, “Bak bir şey söylersen ayıp edersin, ölümü öp sus lütfen” dedim ve bununla da yetinmeyerek ağzını kapadım. İki yaşlı geçtikten sonra “Ne diyecektin onlara?” dedim. Babam onları işaret ederek, “Neden yaşıyorsunuz, neden buna ısrarlısınız diyecektim” dedi. Ben de ona, “Ya onlar sana aynı şeyi sorsalardı ne derdin?” diye sordum. Babam da “Hiçbir fikrim yok, aslında hiçbirimizin yaşamak için bir nedeni de yok derdim” cevabını verdi. Ve ben o aşamada, “Babama ‘Ruh hastası değil’ diye rapor veren birimi tekrar çağırsam, bir ikinci fikir daha alsam mı?” diye düşündüm. Babam bu olaydan sonra bana uzaktan sürekli işaretler yapıp havaya bir şeyle yazıyor, sonra da kendini gösterip duruyor. Sonunda merak ettim, havaya ne yazıyor diye baktım; meğerse “THE END” yazıp kendini gösteriyormuş.
Hastane sosyolojisi
BABAM bir süredir Ankara’da Atatürk Hastanesi’nde yatıyor. Ben de tabii ki yanındayım ve hastanenin günlük işleyişini gözlemleme fırsatını buldum.
Eğer bu hastaneyi dikkatli gözlemlerseniz, bugünün Türkiye’si hakkında kapsamlı bir sosyolojik çalışma yayınlayabilirsiniz gibi geliyor bana.
Değerli bilim adamı ve şimdi dostum da diyeceğim Başhekim Murat Bozkurt, bu yoğun ilgi altındaki hastaneyi saat gibi tıkır tıkır işletiyor. Bu zor bir iş ve bunun yanında çok zor ameliyatları da yapıyor.
Örneğin, yan odada yatmakta olan sporcu kadın kardeşimize bir menisküs nakli yaptı. Bunun bir “ilk” olduğu belirtiliyor.
“Bunu neden daha fazla duyurmadınız?” soruma ise Murat Bozkurt, “Bizim için ameliyatın bilimsel dergilerde yer alması hem daha önemli hem de yeterlidir” dedi.
Kendi yaptıkları başarısız ameliyatlar için bile PR çalışmasında bulunan hastaneleri gördükten sonra, açıkça söylemek gerekirse bu tavır bana son derece kaliteli geldi.