Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Masumiyet Müzesi: İçimizdeki Yeşilçam ve ötesi…

        (UYARI: Yazıyı diziyi seyrettikten sonra okumanız önerilir)

        Orhan Pamuk’un 2008’de yayımlanan aynı adlı romanından, Ertan Kurtulan tarafından uyarlanan 9 bölümlük Netflix dizisi “Masumiyet Müzesi”, ilk katmanında, “zengin oğlan – yoksul kız” hikâyesine sahip bir melodram... Ama tıpkı roman gibi, altında başka katmanlar var ve insan hangi birinden söz edeceğini kestiremiyor. O yüzden, ilkinden başlamak belki en doğrusu.

        Yurt dışında eğitim gören ve babasının şirketlerinden birinde genel müdürlük yapan genç iş insanı Kemal Basmacı (Selahattin Paşalı), 18 yaşındaki uzak akraba kızı Füsun’a (Eylül Lize Kandemir) âşık oluyor. Füsun’la tanıştığında nişan hazırlıkları yapıyor Kemal. Sevgilisi Sibel (Oya Unustası), varlıklı ailenin, Fransa’da eğitim gören kızı. Babası diplomat. Füsun ise dar gelirli orta halli aileden geliyor, üniversite sınavına hazırlanıyor.

        Hikâyenin, ilerleyen bölümlerde Yeşilçam’a kadar uzanması, kendini yansıtan self refleksif anlatı yapısının işaretlerinden biri… Kökenleri halk masallarına kadar giden zengin – fakir aşkı, Yeşilçam’ın altın çağında sayısız filmin üstüne bina edildiği temellerden biridir. Ama Yeşilçam meseleye sadece sınıfsal açıdan bakmaz. Yoksulların zenginleşebildiği, sınıf atlayabildiği bir çağda asıl meseleyi kültürel farklılıklarda görür. Birçok film sosyete – mahalle çatışması üzerine kuruludur ve Yeşilçam’ın gönlü, her zaman mahalleden yanadır. Sosyete; snopluk, ikiyüzlülük ve kültürel yozlaşmanın beslendiği ortam olarak kodlanır. Mahalle ise samimiyet, huzur ve dürüstlüğü temsil eder.

        “Masumiyet Müzesi”nde de durum pek farklı değil. Yaptığı hatalar sonucunda Füsun’u kaybeden Kemal, sosyeteden uzaklaşıp mahalleye sığınıyor. Nişantaşı’ndaki aile ve sosyal hayatını bir yana bırakıyor; günlerini Füsun’un annesi Nesibe (Gülçin Kültür Şahin), babası Tarık (Ercan Kesal) ve yeni eşi sinemacı Feridun’la (Teoman Mermutlu) birlikte oturduğu aile evinde geçiriyor. Füsun’u aradığı dönemde şehrin mütevazi semtlerinden birindeki salaş otel odasında kaldığı günleri de unutmamak gerek.

        “Masumiyet Müzesi”, geçmişin melodramlarıyla akrabalığını inkâr etmiyor, onlarla paslaşıyor; “kültürel genlerimizdeki Yeşilçam’ı hissettiriyor” ama onlara dönüşmüyor. Kaldı ki, ilk bölümleri Yeşilçam melodramlarının masalsılığından hayli uzakta, gerçekçi şehir dramı gibi şekilleniyor. Sözgelimi, eski Türk filmlerindeki gibi âşık çiftin arasına giren, kavuşmalarını engelleyen kötü adamlar, kıskanç ve marazi kadınlar yok. Tam aksine, Kemal’in nişanlısı Sibel, hikâyenin mağdurlarından birine dönüşüyor. Kemal’in annesi Vecihe’nin (Tilbe Saran) güçlü bir engele dönüşeceğini sananlar da yanılıyor. Füsun’un, gerektiğinde Sibel’in ve Vecihe’nin saygısını kazanmakta hiç zorlanmaması, melodram klişelerini yıkan bir detay zaten.

        Bütün problem, Kemal’de düğümleniyor. Aşkın karşısındaki en büyük engel, Kemal’in Hilton’daki nişan töreninde zirveye çıkan tavrı veya ruh hali… Füsun yıllar sonra “Onuru gururu çiğnenirken insanın başını eğmemesi gerekir” dediğinde nişan töreninde Kemal’in yaptıkları geliyor aklımıza.

        Füsun onu bırakıp gittiğinde Kemal, yavaş yavaş “içindeki Yeşilçam’ı” keşfediyor. Eski filmlerdeki gibi her şeyi göze alan çılgın bir aşığa dönüşüyor. Hiç bitmeyen bir “mutlu son umuduyla” yaşıyor. Başta Nesibe Hala ve Münir Özkul’un Yaşar Usta karakterini akla getiren Tarık Bey olmak üzere manevi destekçilerini de yanına alıyor. Çukurcuma’daki eve giderek aslında her akşam kendi Yeşilçam filminin içine giriyor. Yazlık sinemalarda keşfettiği Türk filmlerini de unutmamak gerek. Ama hayatı Feridun’un çekmek istediği sanat filmlerine benzemeye başlıyor.

        “Masumiyet Müzesi”nin son bölümlerinde giderek asabileşen Füsun, hikâye örgüsünü bir kez daha Yeşilçam melodramlarından uzaklaştırıyor. “Yeşilçam aile filmi havasına” marazi bir karanlık ekliyor; Kemal kabullenmek istemese de sadece aşkın onu mutlu etmeyeceğini bize hissettiriyor. Böylelikle hikâye, psikolojik anlamda giderek derinleşiyor. Çünkü âşıkların karşısındaki engel, bu kez Füsun’un zihnindeki kaos... Sık sık depreşen öfkesinin, dinmeyen huzursuzluğu ve kaprislerinin sadece intikam amaçlı olmadığını seziyoruz. Kendisini bekleyen gelecek karşısında çok heyecanlı değil. Kemal’in içindeki kıskanç ve sahiplenici erkekten hiç hoşlanmıyor. Kemal’in Feridun’la bir olup oyunculuk kariyerini hiç başlamadan bitirmiş olması, aklından çıkmıyor. Füsun’un “Film yıldızı olmama izin vermedin” demesi, Yeşilçam melodramının gerçekçi sanat sinemasına evrildiği bir başka anı işaret ediyor. Çünkü Kemal’in yalan söylediğini biliyor ve kendisini kaybetmemek için söylenen bu yalanı hoş göremiyor.

        Yeşilçam filmlerinde iyi kadınlar nadiren değişir, baştan sona aynı masum genç kız olarak kalırlar. Ama Füsun onlardan değil. Her öğleden sonra Merhamet Apartmanı’na gelen kız olmadığı aşikâr. Orada affedebileceği yalanlar, onu artık rahatsız ediyor. Hilton’daki nişan töreninde yüzünde gördüğümüz öfke, hiç gitmemek üzere kalbine yerleşiyor. O öfkeyle mutlu olup olamayacağını kestirmek zor. Semiramis Hotel’deki romantik gecenin sabahına biraz da bu gözle bakmamız gerekiyor. Yaşadıklarını düşündüğünüzde, Füsun’un içindeki öz yıkım potansiyeli çok da şaşırtıcı gelmiyor. Kemal son sahnelerde, güçlü ve kişilikli Füsun’un yanında yine biraz şaşkın ve hayalci kalıyor.

        Füsun hem melodram geleneğinin yoksul ve güzel kız profiline hem gerçekçi dram karakterine uyuyor. Kırılgan, duygusal olduğu kadar güçlü ve her koşulda gizemli...

        Peki, Kemal? Kemal’in de Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”nda (1966) resme âşık olan erkek başta olmak üzere kuşkusuz Yeşilçam’da birçok karşılığı var. Ama çoğundan daha karmaşık bir karakter. Sosyeteden arkadaşlarıyla, ailesiyle giderek daha az zaman geçirmesine rağmen kendini hâlâ Nişantaşı’na ait hissetmesi kuşkusuz normal... Ama arkadaşlarının düğününe çağrılmaması ve abisinin (Tolga İskit) kendisinden bağımsız kurduğu işin onu rahatsız etmesi, “içindeki sosyetenin” yıkılmadığının açık kanıtları... Ayrıca sınıfsal imtiyazlarından yana hiçbir şikâyeti yok. “Zengin akraba, zengin damat adayı ve zengin âşık” olmayı sevdiği belli… Başta Füsun olmak üzere çok şey isteyen ve istediklerini elde etmek isteyen biri. Meltem gazozunun reklam sloganı, hayata bakışını özetliyor. Her şeye layık olduğunu düşünüyor. Nişan töreninde, evleneceği Sibel ve sevgilisi Füsun’un aynı anda var olduğu mutlu bir gelecek hayal etmesini akıldan çıkarmamak gerek. İki eşli bir hayat kurmak ona o kadar normal geliyor ki nişan töreninin ortasında arkadaşı Zaim’e (Onur Ünsal) “Füsun benim sevgilim” demekten dahi çekinmiyor. Bilinç dışında Nişantaşı’ndaki çapkın erkeklere karşı Füsun’a sahip çıkmanın bir yolunu arıyor aslında.

        Füsun, onun için tatmin edilmesi imkânsız bir arzuyu temsil ediyor. Bana sorarsanız, Füsun’a duyduğu arzu sadece çok büyük bir aşkın değil, içindeki o büyük ruhsal boşluğun da işareti. Üstelik içinde böyle bir boşluk olduğunun farkında değil. Jacques Lacan’ın psikoanaliz yöntemiyle ele alınabilecek bir karakter Kemal Basmacı… Slavoj Zizek’in dediği gibi “arzunun varoluş nedeni amacını gerçekleştirmek, tam tatmin bulmak değil, kendisini arzu olarak yeniden üretmektir”. Kemal’in Füsun’a olan tutkusunu çeşitli eşyalar ve nesnelerle sürdürmek istemesi, bu “yeniden üretme” çabasının yansıması… Ki sadece bunun üzerinden yorumlanabilir roman ve dizi.

        Füsun’a duyduğu aşk, Kemal’in bilinçdışında şekillenip gelişen bir tutku… Önceleri “aklı başında ve zengin bir iş insanı” olarak Sibel’le evlenmesi gerektiğini, Füsun’u da parasının gücüyle elinde tutacağını düşünüyor basitçe. Tıpkı babası (Bülent Emin Yarar) ve birçok başka zengin erkek gibi... Füsun, bu iki yüzlü yolu kapatınca aklı başında zengin olmaktan çıkıyor. Bilinçdışındaki o ruhsal boşluk giderek büyüyor ve kontrol edilemez hale geliyor. Saplantıdan, takıntıdan ziyade bir çaresizlik yaşıyor; kurduğu sistem öyle bir yıkılıyor ki nesneler biriktirerek asla kaybetmeyeceği, güvenilir bir somut eşyalar dünyası inşa etmeye çalışıyor. Kendini ödüllendirmenin yolunu arıyor.

        Kemal, zenginliğinden utanan, kendini vicdani anlamda rahatsız hisseden, içindeki toksik erkeklikle yüzleşen bir karakter değil. Her şeyi parayla satın alabileceğine olan inancı pek değişmiyor. Çukurcuma’daki evden aşırdığı eşyaların yerine para koyması, bunun göstergesi…

        Füsun da bunun farkında. Kemal’in parasının onu çok da mutlu etmeyeceğini önceden sezmesi, “Masumiyet Müzesi”nin gerçekçi dram duygusunu bize en çok hissettirdiği noktalardan biri… Hotel Semiramis’teki o gece, o da nesnelere sığınarak Merhamet Apartmanı’nı hatırlamak, büyük aşk nostaljisine kapılmak istiyor ama sabah illüzyon yıkılıyor. Kemal’in müzesinde bir nesne olarak saklanacağını ve bunun çok mutlu etmeyeceğini daha iyi anlıyor.

        Melodram ile gerçekçi dram arasında gidip gelen “Masumiyet Müzesi”, seyirciyi duygusal olarak kuşatmaya aday, “hayattan daha büyük” romantik aşk anlatısı olarak tasarlanan bir dizi...

        Kitabını okurken de hissedersiniz bunu. Pamuk’un hedefi, klasikleri hatırlatan büyük bir aşk romanıdır. Yönetmen Zeynep Günay da benzer bir motivasyonla, görsel anlamda özgün ve yerli bir “Aşk Zamanı” (Fa yeung nin wah – 2000) şıklığının ve hissiyatının peşine koşuyor.

        Günay’ın yönetmenliğini ve yaklaşımlarını genel olarak sevdim. Başka bir yönetmen, Orhan Pamuk’un romanın satır aralarına ve alt metinlere gömdüğü o gerçekçi dram duygusunu çok daha farklı şekilde yorumlayabilirdi kuşkusuz. Uyarlama ne kadar sadık olursa olsun, yönetmenlik özellikle Füsun ve Kemal’i yorumlama konusunda fazlasıyla öne çıkıyor.

        Günay’ın, daha ilk bölümlerden itibaren Kemal’in nesnelerle olan ilişkisini ve müzenin kuruluşuna kadar giden ruh halini iyi anlattığını düşünüyorum. Finalde bir müzeye dönüşecek o tutkunun ilk işaretlerini annesinin Merhamet Apartmanı’ndaki dairesinde gösteriyor bize. Geçmişin temsili o daire… Freudiyen anlamda anne rahminin güvenini simgeliyor. Bu güven arayışı müzeye kadar giden yolu açıyor. Dairenin, pahalı sanat eserleri yerine biblolarla ve yaşanmışlıkları simgeleyen eşyalarla dolu olması, zenginler için de paranın her şey anlamına gelmediğinin göstergesi. Her objede bir yaşanmışlık anı var belli ki. Füsun’un gelmesiyle daire, Kemal’in “içine sığınmaya çalıştığı güvenli yer” özlemini daha da açığa çıkarıyor ve Kemal, Masumiyet Müzesi’ni önce o evde kurmaya başlıyor.

        Romanda, Füsun’a sadece Kemal’in gözünden bakarız ama yazar onunla ilgili kendi fikrimizi oluşturacak verileri sunar. Kemal, kendisini Füsun’a çeken duyguyu hep güzellik olarak tanımlar. O duygu çok büyük ve gerçek bir aşka dönüştüğünde hâlâ güzellik olduğunu düşünür ama aşkın fiziksel tutkunun çok ötesine geçtiği bellidir. Füsun’un sadece güzelliğiyle değil, eylemleri, sessizlikleri, vücut dili ve tavrıyla çok daha büyük bir aşkı ateşlediğini hissederiz.

        Çocukluğundan itibaren her şeyi satın alabileceğini, her şeye sahip olabileceğini düşünen Kemal, Füsun’da satın alamayacağı, sahip olmayacağı kendini aşan “başka bir şey” bulur. O başka şey, artık her neyse Kemal’in hayatının anlamı haline gelir. İşte, Günay’ın yönetmen olarak tüm bunları yeterince iyi anlattığını ve Eylül Lize Kandemir’le birlikte Füsun’u yorumlama konusunda doğru iş çıkardıklarını düşünüyorum.

        Ne var ki, Kemal yorumundan o kadar emin değilim. Selahattin Paşalı gerçekten çok iyi bir oyuncu. Kemal’in tutkusunu, çaresizliğini ve tüm duygularını dizi boyunca başarıyla canlandırıyor. Ama Günay’ın yorumu gereği, Kemal bazı sahnelerde sinirli, gergin, testosteron saçan açık kanal dizisi erkeklerini andırıyor ne yazık ki. Oysa romandaki Kemal bende “kadınlarda öncelikle şefkat hissi uyandıran; nerede, tam olarak nasıl davranacağını bilemeyen, çok karizmatik olmasa da kadınlara çok çekici gelen bir erkek” izlenimi uyandırır. Nişan sahnesinde de açığa çıktığı gibi ergenlikte kalmış bir yanı vardır zaten. Ayrıca kafası çok karışıktır ve zengin bir iç dünyaya sahiptir. Günay, böyle bir karakterin dış dünyayı biraz hayal gibi görebileceğini yakalıyor. Tüm dizi, bir anlamda onun görsel dünyası üzerine kurulu... Ne var ki, Kemal’in dış dünyada dalgın, utangaç, içedönük ve sosyal ilişkilerinde biraz beceriksiz olması daha iyi sonuç verebilirdi sanki. Mesela romanda, Füsun’u kıskandığı Turgay’la (Cansel Elçin) yaptığı konuşmada geldiği noktadan anında pişman olur. Burada ise tam anlamıyla horozlanıyor. Gece çevirmesinde askerlere “ayva rendesi” diyemeyen birisi olduğunu unutmamak gerek. Standart Türk erkeği gibi sinirlenecek biri değil o…

        Romanda Kemal, Füsun’un aşkıyla kendini İstanbul sokaklarına vuran, dolaşan bir “flaneur”dür. Füsun aşkıyla yanıp tutuştuğu günlerde Taksim’den Gülhane Parkı’na kadar yürüyerek Boğaz’daki tanker yangınını seyreden halkın arasına karışır. Dizideki park sahnesi romandaki duyguyu veriyor ama bütün olarak baktığınızda Kemal’in saatler süren avare dolaşmalarının pek izi yok dizide. Onu daha çok şoförü Çetin’le (Hasan Erdem Yıldırım) eski model Amerikan otomobilinin arka koltuğunda hatırlıyoruz.

        Dizinin beğenmediğim noktalarından biri, Orhan Pamuk’un daha ilk sahnede yaşlı Kemal Basmacı ile birlikte karşımıza çıkması… Evet, “Masumiyet Müzesi” romanı Orhan Pamuk ve ailesinin olduğu bir dünyada geçer. Onlardan birkaç kez söz edilir ve ilerleyen bölümlerde Orhan Pamuk roman karakteri olarak karşımıza çıkar. Roman sanatının tarihinde ilk kez denenen bir teknik değildir. Sözgelimi, “Fransız Teğmeninin Kadını”ndaki (1969, John Fowles) kullanımı çarpıcıdır. “Masumiyet Müzesi”nde de aynı şekilde etkileyicidir ve 18 yıl önce okuduğum romanın hiç unutmadığım detaylarındandır. Dizide ise Pamuk’un popülaritesinden faydalanmaya yönelik bir atraksiyon izlenimi veriyor. Keşke, aynı romandaki gibi olsaydı. Önce ailesinden ve kendisinden söz edilse; nişan sahnesinde gençliğini uzaktan görsek ve ilerleyen bölümlerde sürpriz olarak karşımıza çıksaydı. Ayrıca, evinde manzaraya karşı tek başına çalıştığı sahnelerden ziyade Kemal’le Nişantaşı’nda karşılaşmaları, romanın ruhuna daha çok uyardı. Müzeyi ve yaşlı Kemal’i açılışta göstermenin ne kadar iyi bir fikir olduğu zaten çok tartışma götürür.

        Romanı seven biri olarak kuşkusuz aklıma yatmayan daha başka noktalar da var. Müzik bunlardan biri. Cem Ergunoglu ve Marios Takoushis’in profesyonel anlamda özenli iş çıkardıklarına hiç kuşkum yok ama sorun yönetmenin müzik konseptini belirlemesi ve kullanışında… “Masumiyet Müzesi”nin açık kanal yerli dizi estetiğine en çok teslim olduğu nokta, müzikleri bence. Gerçekten çok fazla müzik var filmde. Bu hem oyunculara hem yönetmenin anlatımına haksızlık.

        Seyrederken birçok sahneyi durdurup romanın sayfalarını karıştırma şansınızın olması, diziyle ilişkinizi derinleştiriyor. O noktada, Ertan Kurtulan’ın romanın özüne sadık, saygı dolu bir uyarlamaya imza attığını görüyorsunuz.

        Toparlarsam, böylesi bir edebiyat uyarlaması, tam da Netflix Türkiye’den beklediğimiz hareket… Keşke Türk edebiyatının çağdaş klasiklerini Netflix ekranlarında daha çok seyredebilsek. Türk toplumuna dayatılan ve hepsi birbirine benzeyen şu anaakım ekran anlatılarından bir nebze olsun kurtulup nefes alabilsek, daha özgün hikâyeler seyredebilsek…

        7/10