Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Bir işbirlikçinin portresi

        Fransa, İkinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında 22 Haziran 1940'ta imzalanan Compiègne Ateşkes Antlaşması ile resmi olarak iki ana bölgeye ayrıldı. Paris dahil olmak üzere Fransa'nın kuzeyi ve tüm Atlantik kıyı şeridi doğrudan Nazi Almanya’sının askeri işgali altındaydı.

        Fransa’nın güneyinde, ülke topraklarının yaklaşık yüzde 40’ını kapsayan bölge ise Hitler’in sözünden çıkmayan Mareşal Philippe Pétain liderliğindeki hükümetin kontrolüne bırakıldı. Söz konusu hükümet, kaplıca kenti Vichy'de kuruldu ve adını oradan aldı.

        İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçen birçok filmde Vichy hükümeti, Nazi işbirlikçiliği ve vatana ihanet kavramlarıyla anıldı hep. Fransız sinemasındaki İkinci Dünya Savaşı anlatıları, daha çok direnişçilere ve onların kahramanlıklarına odaklandı. Bu filmlerde işbirlikçiler sıklıkla karşımıza çıkar, Vichy hükümeti Fransız tarihinin kara lekesi olarak görülürdü.

        REKLAM

        Peki, o yıllarda Vichy hükümeti için çalışanlar, kendilerine, Fransa’ya ve dünyaya nasıl bakıyorlardı? Emmanuel Marre’ın yazıp yönettiği biyografik dram “Devrinin Adamı” (Notre Salut) bu sorunun peşine düşüyor. Ama hükümetin üst düzeyinde değil, alt düzeyinde olup bitenlerle ilgileniyor. Hükümet kurulduktan sonra Vichy’ye gelen Henri Marre’ın (Swann Arlaud) gözünden seyrediyoruz her şeyi.

        Hakkında tek bildiğimiz, başka şehirde yaşayan ailesine para göndermek zorunda olan işsiz bir adam olması… Ama öncelikli amacı, herhangi bir işe girmek veya acilen para kazanmak değil. Asıl hedefi, yeni kurulan hükümette görev almak... Onu, 1940 yılında iş arayan diğer birçok aile babasından ayıran bir özellik bu… Kendisini işe alabilecek kişilerle tanışmak için gittiği partide, insanları etkilemeye çalışırken ve cebine açık büfeden yemek koyarken gördüğümüzde durumu biraz üzücü geliyor bize. Ama hükümette görev almaktan başka hiçbir alternatifi olmadığına dair işaret yok. Aslına bakarsanız, istediği tam olarak herhangi bir devlet memuriyeti bile değil. Yeni hükümetin vizyonu ve politikalarında etkin olarak görev almak istiyor.

        REKLAM

        Bakanlıklara başvururken yazdığı ve kendi imkanlarıyla bastırdığı “Kurtuluşumuz” (Notre Salut) adlı kitabı veriyor üst düzey bürokratlara. Fransa’nın kurtuluşuyla ilgili fikirlerini dile getirdiği bir kitap bu… Hitler’in desteğindeki Vichy hükümetinin Fransa’nın geleceğini inşa edebileceğine inanıyor. Dahası filmin başlarında hükümetin bağımsız olduğunu bile düşünüyor.

        Tüm bunların onun samimi düşünceleri mi, yoksa hükümet içinde yükselmek için inanmış göründüğü içi boş idealler olup olmadığından emin olamıyoruz. Ekonomik olarak zor durumda olduğunun farkındayız. Hem para hem sosyal statü kazanmak için başka hiçbir yolu olmadığına inanıyor belki. Kesin olan, önce hayal edip sonra kavuştuğu sosyal statüsünün süreç içinde ideolojisini de belirlediği… En başından beri ideolojisini para ve sosyal statü arayışının belirlediği de söylenebilir belki. “Devrinin Adamı”nın bence en sağlam damarlarından biri bu…

        REKLAM

        Nihayet hedefine ulaşıp Çalışma Bakanlığı’na kabul edildiği ve İşsizlikle Mücadele Komisyonu’nda önemli görevler aldığı dönemde Henri Marre’ın kişiliği daha iyi gözlemlenir hale geliyor. İşsizlikle samimiyetle mücadele ederken kendini bir anda büyük insanlık suçlarına yardım eden bir devlet memuru olarak bulması, kuşkusuz filmin can alıcı noktalarından biri. Ama bana sorarsanız, hikâyesinin en ilgiye değer ve önemli noktası, Hitler’in Avrupa’daki hakimiyetinin sarsılmaz olduğuna inanması… Sonuçta, Nazilerle iş birliği yapmak, onun için öyle çok zor bir karar değil. Alman subaylarla iyi geçinmeyi işinin parçası olarak gördüğü belli.

        REKLAM

        “Devrinin Adamı”nın en sevdiğim yanı, işbirlikçi Henri Marre’ın portresini işini en iyi şekilde yapmaya çalışan bir devlet memuru ve aile babası olarak çizmesi oldu… Eğitimi ve geçmişi hakkında bize bilgi verilmemesi, dikkat çekici bir nokta. İktidarın ideolojisine ne zamandır yakın olduğu sorusunun yanıtını, Vichy hükümeti döneminde yaptıklarından çıkarmamız gerekiyor. Tüm filmi, Henri Marre’ın içindeki psikolojik dinamikleri anlama çabası olarak özetleyebiliriz. Yönetmenin amacı da aynı…

        Henri Marre’ın hikâyesi, faşizmin anatomisindeki önemli bir parçayı görmemizi sağlıyor… Faşizmin, her daim aldattığı ve kullandığı kitle tabanından söz etmiyorum. Faşizmle birlikte yükselen veya yükselmek isteyen insanları temsil ediyor Henri Marre.

        REKLAM

        Tarihsel olarak başına neler geleceğini biliyoruz. Merak ettiğimiz nasıl tepki vereceği… Finale doğru, Mareşal Pétaine’in gücünü yitirmesinden veya direnişçilerin hedefi olduğunu öğrenmesinden ziyade onu asıl yıkan şeyin, Müttefik Güçlerin Normandiya Çıkarması olacağını kestirmek zor değil. Açılış sahnesinde katıldığı partide Hitler’e mesafeli durduğunu belli ediyor. Amacı etrafındakilere vatansever olduğunu kanıtlamak elbette. Kitabı da vatanseverliğinin kanıtı ya zaten... Ama tüm kariyer planlarını Hitler faşizminin ilanihaye sürmesine göre yaptığının elbette farkında.

        Henri Marre, kötülüğün sıradanlığının bir kanıtı gibi… Sadece Vichy hükümetinde çalışan bir bürokratın değil, totaliter rejimlerin sonsuza kadar süreceğine inanan insanların psikolojik röntgenini çeken bir film “Devrinin Adamı…”

        REKLAM

        Faşizm, genelde sistemi temsil eden kötü adamlar ve idealist kahramanlar arasındaki çatışmalarla anlatılır. Ama bana sorarsanız, faşizmin ruhunu anlamanın en iyi yollarından biri, Henri Marre gibi insanlar... Emmanuel Marre’ın “Devrinin Adamı”yla hem kendisi hem Fransa açısından da önemli bir yüzleşmeye imza attığını düşünüyorum.

        Kendisi açısından da bir yüzleşme çünkü Henri Marre, onun büyükbabası… Aile içinde yıllar boyunca Vichy hükümetindeki görevinden hiç söz edilmeyen, genç kuşaklara “savaş döneminde geçim derdine düşen bir baba” olarak tanıtılan gizemli dedesini, tavan arasında bulduğu mektuplarla tanıyor Emmanuel Marre… Eşine, yani Emmanuel Marre’ın büyükannesine yazılmış mektuplar bunlar. Aynı yerde büyükannesinin yazdığı mektupları da buluyor. Marre, 300’e yakın mektubu okuyarak yazıyor senaryoyu. Filmde kuşkusuz hayal ettiği şeyler de var ama Nazilere yardım etmesi dahil senaryonun büyük bölümü yaşanmış olaylar üzerine kurulu ve bu gerçeklik hissi, filmi derinleştiriyor.

        REKLAM

        2026 Cannes Film Festivali'nde ana yarışmada En İyi Senaryo ödülünü kazanan “Devrinin Adamı”, 2 saat 39 dakikalık bir süreye sahip. Sürenin uzun olmasının en önemli nedeni, Emmanuel Marre’ın detaylara girmesi… İş bulana kadar gösterdiği çabalar, yaptığı görüşmeler, Çalışma Bakanlığı’ndaki mesaisi, eşi (Sandrine Blancke) ve çocuklarıyla olan ilişkisi hayli ayrıntılı olarak geliyor karşımıza. Tüm bu detaylar hem karakterin hem dönemin ruhunu sahici kılıyor. Dünya büyük bir savaşın içindeyken, Henri Marre ve mesai arkadaşlarının, işsizliği çözmek, verimliliği artırmak için gösterdiği çabaları seyretmek; Marre’ın sekreter veya personel seçimine tanık olmak gerçekten tuhaf…

        REKLAM

        Faşizmin korkunçluğunu şiddet, zulüm, işkence ve kanla değil hayatın sıradanlığı içinde anlatması; sinemadaki İkinci Dünya Savaşı klişelerini bir yana bırakması, “Devrinin Adamı”nı hayli farklı bir yere koyuyor.

        “Devrinin Adamı”, Henri Marre dahil kimseyle özdeşleşemeden seyrettiğimiz bir film… Daha ilk baştan yıllardır aşağılanan, lanetlenen işbirlikçilerin arasına düştüğümüzü bilmemiz, filmi çok farklı bir anlatı haline getiriyor.

        Julie Lecoustre ile birlikte yönettiği, 2021 yapımı “Rien à foutre” (Zero Fucks Given) adlı filmde olduğu gibi Emmanuel Marre, yine hafif bir el kamerası kullanıyor. 1950 ve 1960’ların kabzalı ve tetikli 16mm el kameraları gibi tasarlanan Digital Bolex sayesinde yer yer bir haber filmi duygusunda çekiyor filmini. Doğal ışık kaynaklarını tercih ettiğini, “dönem filmi” duygusu ve estetiğinden tümüyle uzaklaştığını görüyoruz. Bunun yerine prodüksiyon tasarımıyla kurulan gayet inandırıcı bir 1940’lar atmosferinde, hareketli el kamerasının baskın olduğu farklı bir yaklaşım benimsiyor. Düşük ışıkta çekilmiş grenli çerçevelerden hiç çekinmiyor. Filmin birkaç sahnesinde tuhaf bir yabancılaştırma efektine dönecek şekilde haber kamerası ışığı kullanıyor. Işık kamerayla birlikte hareket edip insanların yüzlerini aydınlatıyor.

        REKLAM

        Asıl çarpıcı yabancılaştırma efektini ise filmdeki kutlama veya parti sahnelerinde karakterlerin, “Sounds Like A Melody” (Alphaville), “Popcorn” (Hot Butter) gibi 1980’li yılların hit disco şarkıları eşliğinde dans etmesi esnasında yaşıyoruz. Şarkılar, karakterlerin 1940’ların atmosferi ve savaştan kopuk zihinlerinin yansıması haline geliyor. Mareşal Pétaine ve Vichy hükümetinin o yıllarda yaptığı kitle gösterilerindeki coşkuyu, sevgiyi yansıtan belgesel görüntülerini ise Opus grubunun marşa dönmüş şarkısı “Live is Life” eşliğinde izlemek, işbirlikçi ve faşist ruhun ürperticiliğini dengeleyen bir deneyime dönüşüyor.

        REKLAM

        Henri Marre rolünde Swann Arlaud’nun karakterin farklı ruh hallerini yansıtan yorumu gerçekten iyi… Arlaud, seyircinin en baştan mesafe alacağı bir karakteri, hiçbir şekilde karikatürize etmeden, son derece doğal ve inandırıcı şekilde yorumluyor. Film boyunca onun farklı yüzlerini görüyoruz.

        Son olarak, Emmanuel Marre ve Julie Lecoustre imzalı senaryonun iddiasız gibi görünen finalini beğendiğimi de not etmek isterim.

        7.5/10