Balinanın veya büyük bir deniz canavarının karnında hayatta kalma mücadelesini konu alan hikâyelerin kökeninde, mitoloji ve dinler tarihi vardır.
Yunus Peygamber anlatısı en çok bilinen örnektir. Tevrat ve Kuran'da yer alır. Tanrı'nın emirlerinden kaçmaya çalışan Yunus, bindiği gemiden denize atılır ve dev bir balık tarafından yutulur. Balığın karnında üç gün üç gece boyunca dua edip tövbe eder. Balık onu midesinden çıkarıp kusar ve sağ salim karaya ulaşır.
Yunan mitolojisinde Herakles, Truva kralının kızı Hesione'yi kurtarmak için deniz tanrısı Poseidon'un gönderdiği Cetus adlı devasa deniz canavarıyla savaşırken ağzından içeri girer ve canavarın ciğerlerini keserek onu öldürür.
Polinezya ve Maori Mitolojisi’nde yarı tanrı bir kahraman olan Māui, halkı için alt etmeye çalıştığı balina tarafından yutulur. İçeride zekâsını ve sihirli güçlerini kullanarak canavarı öldürür ve kurtulur.
Kuzey Amerika'nın Pasifik kıyısındaki yerli halkların mitolojisinde de benzer bir hikâye vardır. Balina tarafından yutulan Kuzgun adlı tanrı figürü, içeride ateş yakıp balinanın kalbini yer ve kıyıya vuran balinanın gövdesini yararak dışarı çıkar.
Bu kadim anlatılar, fiziksel bir hayatta kalma mücadelesini anlatırken alttan alta ruhsal bir yeniden doğuşu temsil ederler. Mitolojide bir canavarın veya balinanın karnına girmek, olgunlaşma ve "psikolojik ölüm / yeniden doğuş" sürecini simgeler. Balinanın karnı bir tür rahim gibidir. Kahraman dış dünyadan yalıtılmış karanlık bir alana girer ve orada büyük bir aydınlanma yaşayarak dünyaya eskisinden daha güçlü, olgunlaşmış olarak geri döner.
“Balina Düşüşü” (Whalefall) filmindeki hayatta kalma mücadelesi de yukarıda örneklerini verdiğim bu binlerce yıllık mitolojik arketipe uyuyor. Film, hepsinden bir şeyler alıyor ve mitin özünü koruyarak yeni bir hikâye örgüsü sürüyor önümüze.
Daniel Kraus’un 2023’te yayımlanan aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan “Balina Düşüşü”nün ana karakteri üniversite öğrencisi Jay Gardiner (Austin Abrams), babasının ölümünün ardından California’ya, deniz kıyısındaki sahil kasabasına dönüyor. Annesi (Elizabeth Shue), ablası Eva (Jane Levy) ve kız kardeşi Nan (Emily Rudd) ile aralarında geçen konuşmalardan, hastane yatağında ölmek yerine denize atlayıp intihar eden babası Mitt’i (Josh Brolin) son günlerinde hiç görmediğini öğreniyoruz.
Konu açıldığındaki hali, tavrı ve sözleri, yıllar boyunca anlaşmazlıkların içinde kilitlenip kalmış bir baba – oğul ilişkisine işaret ediyor. Aralarındaki en önemli sorunun iletişim olduğunu hissediyoruz. Çünkü ablası Eva’nın söyledikleri, Mitt’in oğlunu çok seven, önemseyen bir baba olduğunu düşündürüyor bize.
Jay’in babasının intihar etmeden önce kendisine yazdığı mektubu hâlâ açıp okumaması, içinde bulunduğu psikolojiyi yansıtan kritik bir ipucu... Ne kadar tepkili veya kızgın olursa olsun, henüz babasının ölümünü kabullenemediği aşikâr… Yas sürecinin ilk aşaması olarak kabul edilen “inkâr etme noktasında” olduğunu düşünmek, hatta hikâyeye yas sürecinin aşamaları üzerinden bakmak mümkün…
Filmin hemen başlarında, annesiyle beraber babasının mezarını ziyaret etmek yerine otomobilin içinde beklemesi, bize derin bir öfkenin veya ölümü yadsımanın işareti olarak görünüyor. Ama babanın cansız bedeninin denizden çıkarılamadığını, mezarın sadece sembolik olduğunu anladığımızda, filmin öyküsü şekillenmeye başlıyor.
O noktada, Jay’in sabahın alacakaranlığında, evde hiç kimseye haber vermeden, sahildeki güvenlik görevlilerine görünmeden oksijen tüpü ve dalgıç giysisiyle denize dalması, çok daha anlamlı bir eyleme dönüşüyor. Babasının yakın arkadaşı Hewey’nin (John Ortiz) sözünü ettiği balina tehlikesini umursamıyor; çünkü karşı koyamayacağı kadar güçlü bir motivasyonu var Jay’in. Ne pahasına olursa olsun babasının bedeninden kalanlara ulaşmak istiyor. Her çeşit riski göze alıp akıl dışı bir eyleme girişmesi, yegâne meselenin babasına duyduğu kızgınlık olmadığını gösteriyor. Kafasının içindeki sorulara yanıt aradığını seziyoruz.
Kendi kendine yaptığı konuşmalardan, denize dalmasının tek nedeninin babasından kalanları mezarına getirip koymak olmadığı zaten fark ediliyor. Gecikmiş bir yüzleşme, kendi zihninde gerçekleşecek bir iletişim, hatta etkileşim sürecinin peşinde olduğu o kadar belli ki… Denize dalıp bir süre ilerledikten sonra ucuna geldiği karanlık uçurum, tam bir öte dünya imgesi… O ışıksız simsiyah derinlik, babasının gittiği ölümlülerin dünyası gibi... Karanlığın içinden gelip bir anda gözlerinin önünde beliren mürekkep balığının peşindeki dev ispermeçet balinasını, Jay’i dolaylı yoldan babasına götüren araç olarak kabul etmek mümkün veya balinanın karnının, babasıyla onu buluşturan bir ara dünya olduğunu…
“Balinanın Düşüşü”, sadece hayatta kalma mücadelesini anlatmıyor, “flash-back” sahneler eşliğinde Jay ile babasının geçmiş ilişkisinden sahneler seyrediyoruz. Mitt, oğlunu iyi bir dalgıç ve denizci olarak yetiştirmek isteyen, testosteron saçan bir baba… Jay onun için muhtemelen kızlarına oranla daha sert davrandığı, sevgisini gösteremediği bir evlat… Jay’in sıkıntısı ise belli ki “babasının kafasındaki ideal erkek evlat” olup olmama konusu… Babasının onu olduğu gibi kabul etmediğini, yeterince iyi bulmadığını düşünüyor. Balinanın midesinde tüm bu eski defterler açılıyor, sorular yeniden şekilleniyor.
Kaldı ki, hayatta kalma çabaları ve babayla hesaplaşma süreci, filmde paralel şekilde gelişiyor. Jay’in denizle, dalgıçlıkla ve hatta balinalarla ilgili her şeyi babasından öğrendiğini düşündüğümüzde, geçmişten seslenen Mitt öte dünyadan gelen bir rehberden farksız. Yunus peygamber Tanrı’ya dua ederek kurtulur. Jay ise diğer mitolojik hikâyelerdeki gibi balinaya karşı içerden savaşmak zorunda kalıyor.
Hatalarını hep yüzüne vuran dalgıç babasının öğrettiği acımasız hayatta kalma dersleri ve balinanın midesinde bulduğu mürekkep balığı gagası gibi bazı işe yarar nesneler dışında, Jay’in elinde balinaya karşı hiçbir silah yok aslında. Jay, sadece bir saatlik oksijeni varken, babasının ona öğrettiği her teknik detayın ve bilginin onu hayatta tutabileceğini fark ediyor. İşte bu noktada, baba canavarın karnında öznel bir hayalete ve kurtarıcı meleğe dönüşüyor. Öte yandan, aralarındaki psikolojik çatışma son ana kadar sürüyor. Tıpkı hayatta kalıp kalmayacağı sorusunun yanıtı gibi babasıyla ilgili hangi duygusal noktaya geleceğini de finale kadar kestiremiyoruz.
“Balina Düşüşü”nü seyrederken Carlo Collodi’nin eseri “Pinokyo”yu da hatırlayabilirsiniz. Çünkü sorunlu bir baba - oğul ilişkisi yaşayan Geppetto Usta ile Pinokyo da uzun bir ayrılığın ardından deniz canavarının karnında karşılaşırlar. İlişkilerinde bir dönüm noktası yaşanır. Pinokyo bir erginleşme sürecinden geçer. Ama “Balinanın Düşüşü”nden farklı olarak oğul, umudunu yitirmiş babasını kurtarmaya çalışır.
Collodi, canavarın karnını, karanlık ama konforlu bir gemi kamarası gibi hayal eder. Öyle ki, Geppetto Usta içeride mum bile yakar. “Balina Düşüşü”nde ise Pinokyo ve kadim hikâyelerdeki fantastik unsurlara yer verilmiyor. Her şeyiyle bir ispermeçet balinasının sindirim sisteminin içindeyiz. Mide asitleri yakıcı ve içerdeki hava toksik nitelik taşıyor… Yapım ekibinin, biyologlarla çalışarak balinanın içini gerçekçi şekilde tasarladığı kesin… Zaten film de belirli bir noktadan sonra Jay'in, balinanın karmaşık mide odacıklarından, içerdeki zehirli gazlardan ve asit salgısından sağ çıkma çabasını anlatan biyolojik bir hayatta kalma gerilimine evriliyor. Bu arada, Jay’in ışık kaynağı, biyolüminesans olarak adlandırılan derin deniz canlıları veya parlayan mürekkep balığı kalıntılarından geliyor. Fakat filmde verilen bir bilgi değil bu… Filmden sonra merak edip araştırma yaparsanız öğrenebiliyorsunuz.
Balinanın iç organları her ne kadar gerçekçi tasarlanmış olsa da Jay’in yaşadığı serüvene bilimsel açıdan gerçekçi demek elbette mümkün değil. Jay’in balina tarafından yutulduktan sonra içeride yaşadıklarının bilimsel anlamda öyle çok gerçekçi olamayacağını sezdiğiniz andan itibaren hayatta kalma gerilimi, etkisini kaybetmeye başlıyor. Filmden sonra minik bir araştırma yaptığınızda, balina türü ve yutulma şeklinin anatomik olarak doğru ama bir insanın midesinde sağ kalıp yaşam savaşı vermesinin tümüyle hayal mahsulü olduğunu görüyorsunuz zaten. Klişelerden sapmayan “sert babasıyla anlaşamayan oğul” hikâyesi de filmin öngörülebilirliğini artırıyor.
Özetle, “Balina Düşüşü”nün bir hayatta kalma gerilimi veya psikolojik bir baba-oğul hikâyesi olarak ilgimi çektiğini söylemem imkânsız.
Bizi yine mitlere bağlayan ve filmin adını metafor haline getiren finali yorumlamaktan elbette uzak duracağım ama “Balina Düşüşü”nün benim için en ilgiye değer yanının mitolojik hikâyeden yola çıkması olduğunu söyleyebilirim. Öte yandan, filmin arketipi yorumlamak veya yapısökümüne uğratmak gibi entelektüel bir derdi yok açıkçası…
Yönetmen Brian Duffield’in en başarılı olduğu konu, Jay’in balinanın sindirim sisteminde yaşadıklarını görselleştirmesi bence… Filmin etten, dokudan, kastan, sıvılar ve asitten oluşan “iç organlar atmosferi” son derece kendine özgü… Aaron Morton’ın görüntü yönetimi de iyi. Biyolojik klostrofobi duygusu, filmin en güçlü yanı. Austin Abrams ve Josh Brolin’in oyunculukları da kötü değil. Değişik bir görsel deneyim yaşamak ve hayatta kalma gerilimi seyretmek isteyenlere önerebilirim.