Jane Austen sinemacıların sevdiği yazarlardan biri… Serbest ve izinsiz adaptasyonları bir yana bıraktığımızda dahi eserlerinin sinema ve televizyona defalarca uyarlandığını biliyoruz.
1811 yılında, Londra’da dönemin koşulları gereği imzasız yayımlanan “Sense and Sensibility”, popüler kültürde daha çok 1995 tarihli film uyarlamasıyla hatırlanıyor. Tayvanlı sinemacı Ang Lee’nin yönettiği “Aşk ve Yaşam” (Sense and Sensibility), aldığı olumlu eleştirilerin yanı sıra 7 dalda Oscar’a aday olmuş ve Emma Thompson’a uyarlama senaryo dalında ödül kazandırmıştı.
31 yıl sonra gelen ve Türkiye’de yine aynı adla gösterilen yeni uyarlamanın Avustralyalı genç roman yazarı Diane Reid’in ellerine teslim edildiğini görüyoruz. 2026 yapımı “Aşk ve Yaşam” Reid’in ilk senaryosu… “Blue Jean” (2022) ile tanınan Georgia Oakley de öyle çok tecrübeli bir yönetmen değil. “Aşk ve Yaşam” ikinci uzun konulu filmi… Roman yayımlandığında Jane Austen’ın 35 yaşında olduğunu düşündüğümüzde, yapımcıların Reid ve Oakley tercihlerini anlamak mümkün… Onlardan yeni nesilleri yakalayacak bir uyarlama istedikleri çok belli…
Reid ve Oakley’nin Jane Austen’a getirdikleri yoruma girmeden önce hikâye örgüsünün ana hatlarından söz edelim biraz. Babalarını kaybeden Elinor (Daisy Edgar-Jones), Marianne (Esmé Creed-Miles) ve onlardan yaşça daha ufak Margaret Dashwood (Bodhi Rae Breathnach), dul anneleri Mrs. Dashwood (Caitríona Balfe) ile maddi zorluklarla yüz yüze gelirler. Çünkü dönemin yasaları gereği zengin babalarının mirasından tek kuruş dahi alamazlar. Miras tümüyle başka bir anneden olma erkek kardeşleri John’a (Tom Brooke) intikal eder. Annelerine verilen yıllık 500 pound ile geçinmek zorundadırlar. Babalarının onları John’a emanet ettiğini, bu konuda oğlundan sözlü teminat aldığını öğrenemezler. Çünkü John’ın açgözlü eşi Fanny (Stacy Martin), gereksiz bulduğu maddi yardımı engellemeyi vazife edinir. Dahası kızların doğup büyüdüğü Norland malikanesine hemen yerleşmek için harekete geçer. Babalarını kaybetmenin şokunu atlatamayan kızlar için zor günlerdir bunlar ama çok geçmeden ikisi de âşık olur. Abla Elinor, antipatik Fanny’nin utangaç, kibar erkek kardeşi Edward Ferrars’a (George MacKay), kız kardeşi Marianne ise taşındıkları kır evindeki havalı komşuları John Willoughby’ye (Frank Dillane)… Annelerini de heyecanlandıran, sosyal açıdan harika “kısmet”lerdir bunlar. Başlangıçta her şey yolunda gider. Abla kardeş mutludur ama bir süre sonra her iki erkek de Londra’ya gidince sorunlar başlar. Aşkın verdiği mutluluk ve heyecan Elinor ve Marianne için giderek yoğun bir acıya dönüşür.
Hikâye örgüsü nasıl gelişirse gelişsin, en başta itibaren kız kardeşlerin karşısındaki asıl engel, dönemin İngiliz toplumunun esneklikten uzak sınıfsal yapısı ve materyalist anlayışıdır.
Jane Austen, romanda Elinor ile Marianne arasındaki kişilik farklarına çeker dikkatimizi. Elinor sadece sağduyulu ve temkinli biri değildir. Tipik bir İngiliz gibi duygularını belli etmemeye özen gösterir. Her şeyi içine atar. Marianne ise tam tersine fevri, aşırı romantik ve duygularını uçlarda yaşayan biridir. Romanın adının işaret ettiği gibi Elinor sağduyuyu, Marianne duygusallığı temsil eder. 1995 yapımı film, bu tezatlığı çok iyi işler. Emma Thompson, için için kor gibi yanan, tutkusunu, duygularını bastıran Elinor’a mükemmel bir yorum getirir. Kate Winslet’in Marianne’i ise adeta alev alev yanar, her yerde ergenliğe girmemiş bir kız çocuğu gibi davranır. Zaten 16 yaşındadır. 2026 yapımı film ise hem aralarındaki tezadı hem kişilik özelliklerini bariz şekilde törpülüyor. Elinor, duygularını çok da bastıran bir karakter olarak çizilmiyor, arada bazı patlamalar yaşayabiliyor. Marianne ise hem roman hem 1995 yapımı filme oranla ne istediğini bilen daha olgun bir kişiliğe sahip…
Kendi adıma bu değişiklikleri çok sevdiğimi söyleyemem çünkü Jane Austen, romanda her iki karaktere aynı mesafeden bakar, zayıf noktalarını vurgular. Kadının toplum içinde ayakta kalabilmesi ve mutlu olabilmesi için akıl ve duygunun dengelenmesi gerektiğini savunur. Alt metinlerinde dönemin aşırı duygusal ve abartılı romantik edebiyat akımına eleştiri getirir.
Yeni filmin yorumunda Elinor ve Marianne arasındaki kız kardeşlik bağı, acı ve dayanışma filmin tam merkezinde yer alıyor. Aşk hikâyeleri kadar iki kadının birbirine tutunma mücadelesi de ön plana çıkıyor -ki bence filmin en önemli artılarından biri bu…
Dönemin İngiliz toplumunda önemli olan, insanların gerçekte ne hissettiği değil, sosyal açıdan dışarıya karşı nasıl davrandığıdır. Film romanla karşılaştırıldığında, İngiliz üst sınıflarında "kibar görünme" takıntısının dürüstlüğü nasıl öldürdüğünü gösterme konusunda açıkçası biraz eksik kalıyor.
Öte yandan, yeni uyarlama Jane Austen’ın dönemin İngiltere’sine getirdiği diğer keskin sosyal eleştirileri atlamıyor. 19. yüzyıl İngiltere'sinde evliliğin kadınlar için aşktan ziyade hayatta kalma ve ekonomik bir güvence aracı olduğunun altı özenle çiziliyor mesela.
Sadece John Dashwood gibi erkeklerin değil Fanny Dashwood gibi kadınların sınıfsal imtiyazlarına olan bağlılıkları üzerinden güçlü bir materyalizm eleştirisi de var filmde. Fanny dönemin üst sınıfına sinmiş açgözlülüğü yansıtan bir karakter…
Senaryo, karakterlerin toplumsal baskılar veya çıkarlar uğruna gerçek duygularını ve durumlarını saklamalarını öne çıkarıyor. Elinor ve Marianne, toplum baskısı ve önyargılara karşı gerçek aşkı arayan iki karakter olarak yansıtılıyorlar. Özellikle Marianne için gerçek aşk her şeyin önünde…
Hikâye örgüsü olarak baktığımızda bazı değişiklikler, farklılıklar dışında Jane Austen’ın romanından çok uzaklaşan bir film olduğunu söylemek zor. Hatta Albay Brandon’ın (Herbert Nordrum) yaşı başta olmak üzere 1995 yapımı filme oranla Jane Austen’ın romanına daha sadık kalınan bazı noktalar var.
Öte yandan, Jane Austen’ın mizah anlayışı ve ince ironisinden uzaklaşan, daha kederli, ciddi ve ağırbaşlı bir yaklaşım benimseniyor. Senaryoyu yazan Diane Reid’in, karakterleri, aralarındaki ilişki ve çatışmaları ele alırken meselelere 19. Yüzyıl’dan ziyade 21. Yüzyıl zihniyetiyle baktığını hissediyorsunuz. İngiliz dönem filmlerinden alıştığımız ağır aksan, ağdalı uzun cümleler, söz oyunları, imalar ve alaycılık yok. Karakterler başta beden dilleri olmak üzere günümüz seyircisine çok daha yakınlar. Elinor ve Marianne, gençlerin özdeşleşmekte, empati kurmakta hiç zorlanmayacağı karakterler…
Yönetmen Georgia Oakley’in kadraj ölçüsü dahil olmak üzere “geleneksel İngiliz dönem filmi” deyince akla gelen bazı görsel özelliklerden uzak durmaya çalıştığı çok açık... Oakley ve Fransız görüntü yönetmeni Arnaud Potier, önceki Jane Austen uyarlamalarının görsel ezberini bozmak için farklı yollara giriyorlar. İç mekânlarda resimselliği, dışarda manzaraları öne çıkaran daha geniş bir “çerçeve oranı” yerine 1960 ve 70’lerde Avrupa’da sıkça kullanılan 1.66:1’i tercih ediyorlar. Böylelikle yönetmen, seyircinin dikkatini çevreden alıp karakterlerin duygularına çekmeye çalışıyor. Londra’daki dans daveti sahnesi bunun en iyi örneklerinden biri. Oakley, öncelikle karakterlerin iç dünyasına odaklanmayı tercih ediyor.
Oakley ve Potier, dış çekimlerde yemyeşil İngiliz çayırlarını çok göstermiyorlar bize. Oakley sahne aralarında yakın plan doğa görüntüleri kullanıyor ama canlı ve sıcak doğa manzaralarını tercih etmiyor. Filmin bütününe melankolik bir sonbahar havası hâkim… İç mekânlarda da 21. Yüzyıl sinemasının alameti farikası olan düşük ışık tercih ediliyor. Koyu renkler, soluk kahverengi ve gri tonlar göze çarpıyor. 35mm pelikül filmin o hafif pastel ve grenli dokusunu hissediyorsunuz.
Özetle yeni film, daha gerçekçi bir görsel atmosfere sahip. Kostümler ve karakterlerin saçları, 20-30 yıl öncesinin İngiliz dönem filmlerine oranla çok daha sade, gerçekçi... Dashwood’ların taşındığı kır evi, önceki uyarlamalara göre mütevazı bir mekân olarak çıkıyor karşımıza. Böylelikle Dashwood’lar bir anda aristokrasinin yaşam alanından çıkıp orta sınıf hayatının içine düşüyorlar ama karakterlerin mekânla ve yeni sınıfsal konumlarıyla ilgili ilişkilerine pek girilmiyor.