Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya "Suphi'yi kim öldürdü?"

        Dünya edebiyatında; yazılmış, basılmış, okuyucusuna ulaşmış hiçbir roman, yazarı için tam anlamıyla bitmiş bir roman değildir. “Don Kişot” da “Anna Karenina” da “Kayıp Zamanın İzinde” de “Parma Manastırı” da “Suç ve Ceza” da “Tutunamayanlar” da (listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz) tam anlamıyla bitmiş, müellifinin “tamam işte, yazmak istediğim roman bu işte” dediği romanlar değil. Hepsi yazarı için “eksik”, “yeniden yazsam böyle yazmazdım” dediği veya “şunları ekleseydim keşke” deyip arkasından hayıflanarak baktığı romanlardır. Hiçbir roman yazarının kafasında bitmez; coşkun nehirlere benzer iyi romanlar, durmadan akarlar.

        Mesela editörünün, Marcel Proust’un elinden “Yitik Zamanı” zar zor kurtardığı söylenir. Yazar kitabıyla istemeden vedalaşmak zorunda kaldığında, roman elinden gidince yaşamanın anlamının da kalmadığına hükmedip kısa bir süre sonra kendisi de hayata veda etmiştir.

        Bu yüzden bazı yazarlar, gözü arkasında kala kala “editörün merhametine” teslim ettiği romanlarına yeni baskılarında yeni şeyler eklemiş, bu durum da yıllar geçtikçe içinden çıkılmaz birtakım karışıklıklara yol açmıştır. Bunun en son örneğini bizde, Kemal Tahir’in “Yorgun Savaşçı” romanın KETEBE’de yapılan yeni baskısında hep birlikte gördük. Sonraki baskılarına yazarın eklediği şeyleri görmeyip ilk baskıyı esas alan yayıncılar, kırk beş yıldan beri Kemal Tahir’e “sansür” uyguladıkları suçlamasıyla karşı karşıya kaldılar.

        *

        Bende Leyla Erbil’in, 1971 yılında Habora Yayınları arasında çıkan ilk romanı “Tuhaf Bir Kadın”dan iki adet var. Biri Cem Yayınevi tarafından 1980’de çıkmış 3. baskısı; öteki de İş Bankası Kültür Yayınları arasından çıkmış 2014 tarihli 3. baskısı. Geçenlerde kütüphanemde eşelenirken elime Cem Yayınevi arasında çıkan baskısı geçti. Biraz karıştırayım derken “Mustafa Suphi” diye bir ara başlıkla karşılaştım, ilgimi çekti, bir romanda ilk defa bu isimle karşılaşıyordum, kanepeye uzandım ve başladım kitabı okumaya.

        Büyük bir hazla; telde yürüyen bir cambaz maharetiyle yazılmış metnin içinde zaman zaman kaybolarak, Türkçenin engin denizinde kulaç ata ata kitabın sonuna geldim kısa süre zarfında.

        Anlattığı “tuhaf” kadın Nermin, genç bir yazarın doğuşunu muştuluyordu ki, fazlasıyla benziyor yaratıcısı Leyla Erbil’e. Roman, geleneksel roman kalıplarını bir hayli zorlamış, yazıldığı dönem itibariyle de bir hayli “cesur” bir roman olduğu muhakkak. “Kız”, “Baba”, “Ana” ve “Kadın” bölümlerine ayrıldığı için de ilk yayınladığı yıllarda pek roman muamelesi görmemiş, hikaye kitabı olarak telakki edilmiş daha çok edebiyat mahfillerinde.

        *

        Diğer bölümleri bir tarafa bırakalım, “Baba” bölümünde denizci Ahmet Kaptan’ın hikayesini anlatıyor Leyla Erbil bize. Çok uzun yıllar boyunca Karadeniz’de ve başka denizlerde kaptanlık yapmış olan Ahmet Kaptan’ın dilinden düşmeyen bir soru var, yıllar yılıdır aynı soruyu sorup duruyor durmadan:

        “Suphi’yi kim öldürdü?”

        Kaptan’ın bu sorusu vesileyle yazar bize 1921 yılının 28 Ocak’ını 29’a bağlayan gecesinde 14 yoldaşıyla birlikte Trabzon’da, Sovyetler Birliği’ne gönderilmek üzere sınır dışı edilirken bindirildikleri teknede, Kayıkçılar Kâhyası Yahya Kâhya tarafından öldürülen TKP’li Mustafa Suphi hadisesini hatırlatıyor ve sık sık “Suphi’yi kim öldürdü?” sorusunu haykırıp duruyor metin içinde.

        Sahi, Suphi’yi kim öldürdü?

        Bu soru tam yüzyıllık bir sorudur ve hâlâ sorunun dört başı mamur bir cevabı bulunmuş değildir. “Kör kayıkçı” hariç, herkes cinayeti görmüştü oysa. Buna rağmen aydınlanmadı, herkesin bildiği failler hiçbir zaman mahkeme önüne çıkartılmadı. O günden bugüne hadise Mete Tunçay, Yavuz Aslan, Ahmet Kardam hariç yakın dönem tarihçilerin pek ilgisini çekmedi, edebiyatçılar pek bulaşmadı. Nazım Hikmet’in iki şiirine, Ruhi Su’nun bir türküsüne mevzu oldu; bunun dışında hadisenin arka planında yerel güç odaklarının, İttihatçı kalıntılarının ve Ankara hükümetine yakın bazı etkili şahsiyetlerin arasında vuku bulmuş bir hadise olarak “gizemini” bugüne kadar hep muhafaza etti.

        *

        Leyla Erbil’in romanı ister istemez beni hadisenin içine çekti. Nazım Hikmet’in;

        “Göğsümde 15 yara var!

        Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!

        Kalbim yine çarpıyor,

        kalbim yine çarpacak”

        diye başlayan şiirini; Ruhi Su’nun 1980’li yılların o haki renge bürünmüş ilk yarısında teybin sesini kısarak dinlediğimiz;

        “Hayali gönlümde yadigar kalan

        Bir yanım deryada çalkanır şimdi

        On beş mürşid ile boğulup ölen

        Bir yanım deryada çalkanır şimdi”

        diyen “15’lere Ağıt” türküsü kafamın içinde çınlayıp duruyor hâlâ. Ama Leyla Erbil, başı sonu belli bir hikaye anlatmıyor romanında. Cinayet; bastırılmış bir tarihin içinde sol hafızanın karanlık bahçesine terkedilmiş, o bahçeyi o zamana kadar pek ziyaret eden olmamış.

        Mesela şu diyalog kimlerin arasında geçiyor belli değil romanda:

        “-Suphi'den ne istediniz?- Onu öldüren sizsiniz, dedi adam- Doğudan kaçsaydı Kürtlerin üstüne atacaktınız.

        -Yaa; bilemedimdi, gireyim de meclise beni de vurdurun size!

        - Sakın Suphi'yi de öldürmesin Bolşevikler!” (s.91)

        Veya şu diyalog:

        “- Açık konuş, Suphi’yi sen mi öldürdün?- Şaşırmışsın sen! Ben o sıra değil miyim esir üserada?

        - Her şeyi üseranın üstüne atma, doğruyu söyle bana.

        - Bana bak, al aklını başına, bunca adam ölüyor, Romrom Anam ölüyor, babam ölüyor, anam ölüyor, oğlum ölüyor, Suphi’den ne bana! Onu bu milletin kollektif vicdanı öldürmüştür olsa olsa.

        - Yalan, yalan, bu milletin kollektif vicdanı yoktur ki öldürsün Suphi’yi, bana bir tek suçlu gerek hem ki alayım hıncımı ondan.- Ben kurtarmışım elli üç can Sezainur vapuruna, Suphi senin neyin olur, ya bi de baa!

        - Onu tanımıştım, onu getirmiştik Bahricedit’le Sinop’a, onunla yemiştik içyağına karalah­ana, rakı içmiştik. O, gözbebeği idi büyük emeğin o, onu biri, tek başına biri, sen öldürdün!- Hastir! İbretsiz deli!” (s.92)

        Bir de Ahmet Kaptan’ın Suphi’nin “ölüm anını” anlattığı;

        “(…) gemide kalan öteki on beş yolcuyla birlik­te boğuluyor sonra. Seyrediyorum suyun onu yutma­sını, batmayı boğulmayı, boğulmayı batmayı… Bu be­nim yaşadıklarım cabasıdır hoş yaşamanın. Bana mı öyle gelir bilmem, ne vakit düşünsem o günü kıravatı­ sise asmış o adamı… ‘SUPHİ SUPHİ’ diye bağırdım Karadeniz’e.” (s.91)’den başka bir malumat yok. Ama o uzun bölüm boyunca “Suphi cinayeti” bütün ağırlığıyla oturur romanın tam ortasına.

        *

        Bu yazıyı yazmak için sağa sola bakarken, Leyla Erbil’in romanının yakın dönemde, İş Bankası Yayınları arasından çıkmış olan baskısına da bir göz attım. O baskıda Erbil’in daha önce, 2001 yılında yapılan “Dördüncü Baskıya Önsöz”üyle karşılaştım.

        Yazının girişinde sözünü ettiğim “bitmemiş” veya “durmadan genişleyen” roman bahsine dair şahane bir durum çıkmıştı karşıma.

        Romanın yeni baskısında birkaç değişiklik yaptığını söylüyor yazar. Ardan geçen zaman içinde Mustafa Suphi’yle ilgili yeni bilgi ve belgelere ulaşmış ve onları romanın dördüncü baskısına eklemiş. (Bu durumda benim gibi romanın eski baskısını okumuş olanlar bu yeni “bilgi ve belgelerden” mahrum kalmış demektir.)

        Şunları yazıyor devamında Leyla Erbil önsözde:

        “Böylece başka bir yönden gelen; Kemal Tahir’in, Yavuz Aslan’ın, Andrew Mango’nun kitaba eklediğim araştırmalarıyla ‘M. Suphi Olayı’nı benim gibi yıllardır bir takıntı olarak yaşayanların biraz daha ferahlayacaklarını umuyorum. Bu yüzden Tuhaf Bir Kadın’daki belge ve yorumları olduğu gibi bırakmıyor, her baskıda yeni yorumlar ekliyorum. Tersi, yanlı davranmak sayılır ki bir romancının da baş düşmanı odur.

        Bu durum önceki kuşakların benden iyi bilmeleri gereken bir konuyu nedense hiç ele almamalarından kaynaklanıyor. Keşke Mustafa Kemal’in yakınında olanlar (Halide Edip, Yakup Kadri Karaosmanoğlu vb.) vaktiyle tanıklıklarını yapabilselerdi. Ancak ne onlarda ne daha sonrakilerde; Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Çetin Altan’larda ya da özellikle konuyla yakından ilgilenen A. İlhan’ın yazınsal yapıtlarında değinildi bildiğim kadarıyla ‘M. Suphi Olayı’na. Belki de ancak şimdi yakınlaşmaktayız gerçeklere? Zira aklı başında hiçbir romancı çok iyi bilmediği bir tarihi konuyu yazmaya kalkmaz. Benimkisi de romanı zaafa uğratmama çabasıyla bir fısıltı cambazlığı, Ahmet Kaptan’ın yakasına yapışmış, ‘Suphi’yi kim öldürdü?’ ‘idefix’ine bir çağrı olarak görülmeli; ya da bir merakı toplumuyla birlikte öğrenip, gidermek.

        Öte yandan bu gidişle, araştırmalar konusunda ne denli seçkinci davransam da ve okura en iyisini bırakayım desem de, Tuhaf Bir Kadın’ın, yıllar içinde birikecek onca Mustafa Suphi belgesinin arasında kaynayıp gideceğinden korktuğumun da bilinmesini isterim.”

        *

        Leyla Erbil’in romanına yeni eklediği belgelerle başlayalım işe o halde.

        İlk belge, bir tanık ifadesi, geçelim onu. İkincisi, 15 Haziran 1980’de Milliyet’te yayınlanan İsmet Bozdağ’ın “Kemal Tahir Söyleşileri”nden alınma.

        Kemal Tahir diyor ki:

        “Ben bugün de Lenin ve Stalin’in hem Sultan Galiyef’i hem Mustafa Suphi’yi istemediklerine eminim. Çünkü Sultan Galiyef’in Marx yorumu, Büyük Rusya’yı parçalayabilirdi. Parçalanmaktan kurtulmanın çaresi, Rusya’nın temellerine konacak dinamitleri yapan Sultan Galiyef’le, onun sekreteri Mustafa Suphi’nin ortadan kalkmasıdır. (…) Dönüp baktığımızda bir nokta daha var: 1921’de Ruslarla bir dostluk anlaşması imzaladık. Tam tarihi 16. 3. 1920’dir. (…) Dostluk anlaşmasının bir maddesine göre, ‘Her iki taraf da karşı devrimcilere hayat hakkı tanımayacaktır.’ (…) Mustafa Suphi’nin Türkiye’ye gelmesi, Kâhya eliyle öldürülmesi 1920’lerde, Sultan Galiyef’in ölümü 1924’lerde…”

        (Taraflar anlaşmaya bağlı kalmışlar demek. Mustafa Suphi’yi, Karadeniz’de boğarak öldürdüler; Sultan Galiyef’e Lenin ve Stalin önce “kıymet” verdi, daha sonra da muhtemelen “büyük tasfiye” sırasında Stalin tarafından kurşuna dizildi -Kemal Tahir’in verdiği tarih yanlış-, ölümü gizlendi, katline dair belgeler Sovyetler yıkıldıktan sonra ortaya çıktı.)

        Leyla Erbil’in romanına eklediği üçüncü belge ise Yavuz Aslan’ın “Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi” adlı kitabından… Aslan’a göre özet olarak “kesin olmamakla birlikte İttihatçıların Mustafa Suphi ve arkadaşlarını öldürmüş olma ihtimali, diğer ihtimallere göre daha fazladır.”

        Dördüncü belge ise, Andrew Mango’nun 14 Mart 2000’de (daha sonra kitap olarak Sabah Yayınları arasında çıkacak) Yeni Binyıl gazetesinde çıkan “Atatürk” adlı yazı dizisinden. Mango diyor ki:

        “(…) Türkiye komünistlerinin öldürülmesini, çoğu Enver Paşa’nın Teşkilat-ı Mahsusa’sında çalışmış olan sağ kanat İttihatçılar gerçekleştirmiştir. Daha sonra Mustafa Kemal, Enver’in tekrar Trabzon yoluyla Türkiye’ye dönme isteğini reddetti ve bu adamlar da ortadan silindi…”

        Ahmet Kardam’ın bizzat tasnifine katıldığı TKP belgelerinden yola çıkarak yazdığı çok önemli kitabı “Mustafa Suphi, Karanlıktan Aydınlığa” (İletişim Yayınları) 2020’de yayınlandığında, Leyla Erbil öleli yedi sene olmuştu, dolayısıyla bu kitapla ortaya çıkan yeni belgelerden haberi olmadı romancının. Ayrıntısına girmeyeceğim ama Ahmet Kardam’ın kitabından devam ederek hikayeyi sürdürelim o halde.

        *

        Ekim 1920’de Ankara’da Mustafa Kemal’in emriyle ünlü Kemalistlerin kurucularıı arasında yer aldığı “resmi” bir Türkiye Komünist Fırkası kuruldu. (Kemalistlerin “Komünizm lazımsa onu da biz getiririz” fikrinin temeli o gün atılmış olmalı.) Türkiye bir yön tayin edecek kendine. Rusya’da Bolşevikler iktidara gelmiş. Heyetler gidip geliyor iki ülke arasında, İngilizler bir “kelek” yaparsa her an dümen Bolşeviklere doğru kırılabilir. Kurulan bu komünist fırka da bunun aracı. Sovyetlerle ilişkileri düzeltecek. Avrupa’ya “bizim yerimiz Batı dünyası, ama siz istemezseniz vazgeçilmez de değilsiniz” diyorlar alttan alta.

        Eylül 1920’de Bakü’de kurulan “gayrı resmi” TKP yöneticileri Mustafa Suphi ve arkadaşları da Mustafa Kemal ve arkadaşlarına destek olmanın zamanıdır deyip Türkiye’ye doğru yola çıkıyorlar ama çıktıkları yolculuğun bir “ölüm yolculuğu” olduğunu bilmiyorlar. Bakü’den başlayıp Trabzon’da biten ölüm yolculuğu kırk gün sürer. Kazım Karabekir o sırada Kars’ta, yolculuktan haberdar, gelmekte olan heyeti kazasız belasız menzile ulaştırmaya niyeti olduğunu bildirir Ankara’ya. İsmet İnönü, Karabekir’e gelmekte olan heyetin, yeni kurulmuş olan “resmi komünist fırkaya” katılmak üzere geliyorsa, başımız gözümüz üstüne yeri var mealinde bir cevap yazar. Karabekir rahatlar ancak dört gün sonra Mustafa Kemal bu kez Karabekir’e bir telgraf yazarak gelenlerin Ankara’ya “gönderilmemesini” emreder. Ne olduysa bu iki ayda olur, Ankara’da yeraltında bulunan komünistler, kurulan resmi Komünist Fırka’ya pek yüz vermemiş, en önemlisi de Çerkes Ethem denilen bir bozguncu düzenli orduya katılmayı ret edip isyan işaretleri vermeye başlamış. Bir tarafta bozguncu Ethem, öte yandan imana gelmeyen “gayrı resmi komünistler”, şimdi de dışardan gelip onlara katılma tehlikesi bulunan Mustafa Suphi ve arkadaşları… Bunun önüne geçmek lazım… Mustafa Kemal’in “gelmesinler” demesinin sebebi bu. Ancak Mustafa Kemal’in “gelmesinler” diyen telgrafı Kazım Paşa’ya ulaştığında, Mustafa Suphi ve arkadaşları Kars’a varmışlar bile. Şimdi “süreci yönetmenin" bütün yükü Kazım Karabekir’in omuzlarında, nasıl bir çare bulacaksa, gelişmelerden Mustafa Kemal’i haberdar ederek planını uygulayacak.

        Kazım Paşa, Mustafa Kemal’den gelen emir üzerine 2 Aralık 1920’de Erzurum Valisi Hamit Bey’e bir telgraf yollayarak Mustafa Suphi ve arkadaşlarını Ankara’ya göndermeyeceğini, bir yerde ya gözaltına tutacağını veya bir şekilde sınır dışı etmeyi düşündüğünü, bu hususlarda fikrini kendisine bildirmesini ister. Kazım Paşa’nın kafasında iki seçenekten hangisi olursa olsun, iki seçeneğin de Erzurum üzerinden yapılması fikri var. Vali Bey Karabekir’e, gelenleri sınır dışı etmenin en iyi yol olduğunu ama bunu Kars’ta değil, Erzurum üzerinden yapmak gerektiğini, zira Erzurum’un komünistlere karşı bir şehir olduğunu bildirince, Karabekir işi üstlenmeye hazır valinin varlığından bir hayli rahatlar. Şimdi Suphi ve arkadaşlarından kurtulma planı rahatlıkla devreye girebilir. Kafile Erzurum’a varır varmaz bir tepki örgütlenecek, özellikle yerel gazetelerde “biz bu komünistleri istemiyoruz” mealinde yazılar çıkacak, halkın öfkesi üzerine heyet Trabzon’a gönderilecek, Trabzon yolculuğu boyunca da “halk tepkisi” aynı şekilde canlı tutulacak, ama özellikle halkın Bolşeviklere karşı olmadığı, bu kişilere karşı olduğuna dikkat çekilecek, sınır dışı hadisesinin komünist dünyada bir tepkiye yol açmaması için de bu kişilerin ülkede huzur ve birliği bozmaya yeltenen kişiler olduğu propagandası yapılacak. Ayrıca en mühimi; Suphi ve arkadaşları Erzurum’a varıncaya kadar sınır dışı edileceklerini bilmeyecek, buraya varır varmaz ortaya çıkan “halk tepkisi” üzerine sınır dışı edildiklerini sanacaklar.

        Mustafa Kemal’in de onayladığı plan eksiksiz uygulanır.

        Suphi ve arkadaşları 18 Ocak 1921 günü trenle Kars’tan Erzurum’a hareket ederler, tren 22 Ocak’ta Erzurum’a varır. Önceden örgütlenmiş halk, treni protestolarla karşılar ama yolcular herhangi bir fiziksel saldırıyla karşı karşıya kalmazlar. Tren bekletilmez, hemen Ilıca’ya gönderilir. Suphi, eşi ve 17 arkadaşı Ankara yerine Trabzon’a götürüldüklerini o sırada anlarlar. Erzurum’dan Trabzon’a, yaman kış şartlarında geçen yolculuk tam altı gün sürer. Trabzon’a varan komünistlerin yolu Değirmendere’de çevrilir, onları bekleyen dost ve akrabalarıyla görüştürülmeden aceleyle iskeleye götürülürler. İskelede onları bekleyen resmi heyetin arasında Kâhya Yahya ve adamları ile onları protesto edecek bindirilmiş kıta “halk” da var. Küfür, hakaret ve dayak arasında paraları gasp edilir, değerli eşyaları alınır ve hep birlikte iskelede bekleyen bir tekneye bindirilirler. Tekne hareket eder ve aynı teknenin arkasından Kâhya Yahya’nın silahlı adamlarıyla dolu bir tekne onu takip etmeye başlar. (Ahmet Kardam, “Mustafa Suphi, Karanlıktan Aydınlığa”, s.361-382, İletişim Yayınları)

        Nazım Hikmet, “28 Kanunisani’yi Unutma” şiirinde sonrasını şöyle anlatır:

        “(…)- gördün mü ikinci motörü?

        - içinde kim var?

        - arkalarından gidiyorlar.

        - ikinci motör birinciye yetişti

        - bordoları bitişti

        - motörler sarsılıyor

        - dalgalar sallıyor sallıyor dalgalar.

        - hayıriki motörde iki sınıf çarpışıyor

        - biz onlar!

        - biz silahsız onlar kamalı

        - tırnaklarımız

        - kavga son nefese kadar

        - kavga

        - dişlerimiz ellerini kemiriyor

        kamanın ucu giriyor

        - girdi...

        - yoldaşlar, ey!

        artık lüzum yok fazla söze:

        bakın göz göze

        - karadeniz

        *

        on beş kere açtı göğsünü,

        on beş kere örtüldü.

        onbeşlerin hepsi

        bir komünist gibi öldü”

        (Komünist kafileden sağ kurtulan tek kişi Mustafa Suphi'nin eşi Maria Suphi olur ama onu bekleyen akıbet ölümden de beterdir. Bu talihsiz kadın önce Kâhya Yahya'ya cariye yapıldı, sonra da bölgenin namlı zenginlerinden birisine satıldı.)

        *

        Leyla Erbil, Mustafa Suphi hadisesini “romanlaştıran” tek Türk romancısının kendisi olduğunu söyler. 1972 yılında Tomris Uyar’ın “Yeni Dergi”de yayınlanan “Hikayede Yoğunluk” yazısına verdiği cevapta şunları söyler:

        “(…) Gene Tomris Uyar’ı yanıltmamak için sırası gelmişken söyleyim, Tuhaf Bir Kadın adlı yapıtımdaki ‘Baba’ hikâyesinde geçen Mustafa Suphi konusu Selim İleri’nin de hikâye konusu olmuştur. Ancak bu, tabiî bir rastlantı değildir. Selim İleri, bu konuyu yazdığımı öğrendikten sonra bir Mustafa Suphi hikâyesi yazmaya yöneldi. Bu gerçeği açıklamayı, bizzat Selim İleri yapmak istediği için yazmakta sakınca görmüyorum. Zaten bunun da öteki örnekler gibi yüzeyde bir andırmadan başka bir önemi yoktur. Önemli olan 1971’de tamamlanan bu kitabın sonuna -nedense- Selim İleri’nin, 67-69 tarihini atarak, ileri gitmiyorsam, belki de Mustafa Suphi hikâyesini benden önce yazmış olduğu kanısını vermeye çalışmasıdır.” (Feryal Saygılıgil, “Selim Bey, size minnettarım”, K24, 15 Ocak 2025)

        *

        Kemal Tahir, “Esir Şehrin Mahpusu” romanında Kâhya Yahya’ya dair şunları yazar:

        “Kâhya Emmim, dört vilayet toprağında Ermeni’nin kökünü kazımışken, malımıza bir tek cep saati, kattıysa o kadar... onu da heriflerin başpapazından anımlık aldıydı.”

        Eski İttihatçılardan mı, yerel eşraftan mı yoksa iyisıhatteolsunlardan mı artık kimden emir aldıysa, aldığı emirle Suphi’yi öldüren Kâhya Yahya, daha sonra İsmail Hakkı Tekçe tarafından öldürüldü; Tekçe suçu Topal Osman’a attı. Meseleyi araştıran Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey de İsmail Hakkı Tekçe tarafından öldürüldü, onun da suçu Topal Osman'a atıldı. Topal Osman da yine İsmail Hakkı Tekçe tarafından öldürüldü.

        Suphi cinayetiyle başlayıp birbirini tetikleyen bir dizi siyasi cinayet, benim gibiler için birer yazı konusu; kurgu ustaları için de birer roman mevzusu olmayı bekliyor orada.