Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam HT Pazar Aslıhan Lodi, karadeniz turu, ayder yaylası, çay ve akapella, akapella, çaya ses ver, sürdürülebilir çay tarımı projesi, çay bahçesi, hes, karadeniz hes

        Öncelikle bu yazının bir Karadeniz güzellemesi olmadığını belirtelim. Tehlike çanlarının çaldığı çay üretimini sürdürülebilir kılmak ve yapılan çalışmaları daha çok kişiye duyurmak için çiftçi kadınlardan kurulan “Çaya Ses Ver” korosunu bir kenara koyuyorum elbette... (O, 18 güzel kadına sonra geleceğim.) Bölge çok güzel kabul, ama problemleri de çok.

        Trabzon’a iner inmez nefis bir yağmur ve toprak kokusu çarptı yüzümüze. Rize’ye uzanan otobanda ilerlerlerken solumuzda kilometreler boyu çarşaf gibi uzanan güzelim Karadeniz’e mi, sağımızda kalan 15-20 katlı ucube apartmanlara mı bakacağımızı şaşırıyoruz. Bu müthiş doğayı adeta hançerleyen, insanlarla denizin arasına duvar ören bu yol, evet gıcır gıcır belki ama can acıtıyor. Çok katlı apartmanlar boş, belli ki müstakbel yatırımcılarını bekliyor. Ve arkada buraya gelme sebebimiz olan yemyeşil çay bahçeleri uzanıyor. Verdiğimiz minik molada bu kez bir fabrikadan gelen çay kokusu yokluyor burunlarımızı. Sonraki günlerde anlıyoruz; bütün bunlar birer Karadeniz klasiği. Bir de bütün radyo ve CD çalarlarda nabzımızı yükselten kemençe sesleri!

        Hedefimiz olan Ayder Yaylası’na hava karardıktan sonra ulaşıyoruz. Hava serin, yağmur atıştırıyor. Etraf karardığından nasıl bir doğanın kucağında olduğumuzun pek de farkına varamadan yemeğe koşuyoruz. Burada çok sayıda tesis var; çoğu maalesef LED ışıklı rengârenk tabelaları ve her biri ayrı telden çalan binalarıyla görüntü kirliliği yaratıyor. Esnaf yarın yapılacak Ayder Festivali’nin heyecanına kapılmış belli ki; ekipçe bulduklarımızla yetinme odaklı bir yemek yiyoruz. Isıtılmış muhlamanın yarattığı küçük çaplı hayal kırıklığı, hizmet sektöründe daha çok fırın ekmek yememiz gerektiğini düşündürüyor. Yerel değerlere özen göstererek hizmet veren Kuşpuni Dağ Evi’nde deliksiz bir uyku çektikten sonra ancak sabah görüyoruz iki adım ötemizdeki ormanın güzelliğini. İnsanlara tepeden bakan dev çam ağaçları geceki görüntü kirliliğinin moral bozukluğunu biraz hafifletiyor tabii. Turizm konusunda standartlara kesinlikle ihtiyaç var. Neyse ki çarpık yapılaşmanın hissedildiği Ayder Milli Parkı kısa bir süre önce sit alanı ilan edilmiş. Durumun değişme olasılığını düşünüp seviniyoruz.

        ‘KARADENİZ’DE ÇAYIN YÜZ YILLIK ÖMRÜ DOLMAK ÜZERE’

        İkinci gün Fırtına Vadisi yamaçlarındaki çay bahçelerini keşfe çıkıyoruz. Bölge halkının en önemli gelir kaynakları turizm, çay ve fındık tarımı. Çay tarımı çoğunlukla düz duvar kıvamında çok eğimli arazilerde yapılıyor. Çalışmayı bırakın, ulaşması hatta ayakta durması bile çok zahmetli. Yaklaşık 100 yıllık ömrü olan bir bitki çay. Daha önce de bazı girişimler olsa da Cumhuriyet’in ilk yıllarında Gürcistan’dan getirilen tohumlarla başlamış Türkiye’nin asıl çay macerası. Uzmanlara göre 2014 yılı itibarıyla ilk fideler maalesef miadını doldurmak üzere. Tabii bunda yaşın yanında; bilinçsiz tarımsal ilaçlama ve gübre kullanımının da payı var. Lipton, bölge halkını bu konularda bilinçlendirmek amacıyla 4 yıldır sosyal, ekonomik ve çevresel olmak üzere 3 ayak üzerine oturan çalışmalar yürütüyor. Bunun için 18 bin çiftçiye atık yönetimi, doğru gübreleme teknikleri, toprak yönetimi ve kullanımı hakkında uygulamalı eğitimler verilmiş. Bölge halkının korkulu rüyası kanser hastalığına karşı sağlık taramaları yapılmış. Rize Pazar’daki fabrika; bağımsız bir sivil toplum kuruluşu olan Rainforest Alliance (Yağmur Ormanları Birliği) onaylı sürdürülebilirlik sertifikası almaya hak kazanmış. Çalışmaları daha çok kişiye duyurmak içinse bir koro kurup mikrofonu toprakların asıl sahibi olan kadınlara teslim etmişler. Yazının başında bahsettiğim Çay’a Ses Ver korosu böyle kurulmuş.

        Çay bahçelerindeki turun ardından Fırtına Vadisi kıyısındaki Osmanlı Alabalık Tesisleri’nde muhlamanın gerçekte ne olduğunu anlıyor, dere üzerinde gerilmiş tellerde eğlenmek için kayan koca koca turist teyzelerle amcaları hayranlıkla izliyoruz. Ayder’e döndüğümüzde festival çoktan başlamış.Yağmura aldırmayan kalabalık bir yandan “oynuyor” bir yandan sanatçılara eşlik ediyor. Keşfimiz daha sonra yakınlardaki Şenyuva (eski adıyla Çinçiva) Köyü’ne uzanıyor. Yolunuz buralara düştüğünde Sevdaluk dizisinden hatırlayacağınız bu köye mutlaka uğrayın. Maalesef şehir hayatı yakamızı bırakmadığından biz tüm yaylaları göremedik ama farklı yaylaları keşif planları çoktan yapıldı.

        Çay bahçesinde akapella

        Gelelim 18 şahane çiftçi kadından oluşan koroya... “Çaya Ses Ver”in üyelerinin yaşları, 30 ila 60 arasında değişiyor. Bu amatör ama çok yetenekli ve hevesli ekibi, hocaları Erkan Oktan ile ses mühendisi Tolga Böyük çalıştırmış.

        Büyük bir azim ve istekle kısa zamanda çok yol kat etmişler, repertuvarında toplam 10 şarkı bulunuyor. Koronun çıkış şarkısı olan ve koroyla aynı ismi taşıyan “Çaya Ses Ver” adlı şarkı, uzun yıllardır kulakların aşina olduğu Los Lobos grubunun La Bamba şarkısından uyarlanmış. “Karadeniz kadını ilk defa akapella yaptı” diyebiliriz.

        Çay bahçelerini birlikte dolaşma fırsatı bulduğumuz koro üyeleri anlatıyor...

        Koro için seçmeler nasıl yapıldı? Kaç aydır çalışıyorsunuz?

        Hatice Öztekeşin: 2.5 ay oldu. Halk eğitim merkezlerinde duyuruldu önce. Sonra başvuranlar arasında bir eleme yapıldı; kulağımıza, ritim duygumuza baktı hocalarımız. Çok heyecanlıydı o aşama.

        Evdekiler bu yeni meşguliyetinize laf etti mi, “Şarkıcı mı olacaksın başımıza” gibi tepkiler aldınız mı?

        Işık Atagün: Kocalarımız, çocuklarımız, ailelerimiz, herkes çok destek oldu. Sonuçta topraklarımız ve geleceğimiz için çalışıyoruz. Sesimizi duyuruyoruz.

        Şengül Yıldırım: Çay bizim kültürümüz, hayatımız. Bu nedenle yaşatmamız gerekiyor. Karadeniz’de özellikle kız çocuğuysanız 10 yaşında çayla tanışıyorsunuz. Bizim de bunun içinde olmamız çok önemli.

        Peki, bu işi yapan kadınların bir günü nasıl geçiyor?

        Melek Akman: Sürekli bir iş değil bu. Yılda üç kez hasat oluyor. İlk sürgün mayısta başlar, 15 ya da en fazla 20 gün sürer. Öğleden sonra yorulana kadar toplarız, sonra satarız. Zaten birkaç saat içinde eksperlere satılması gerekiyor çayın ki aynı gün fabrikaya ulaşabilsin. Sonra normal günlük işleyişine döner hayatımız. Gün de yaparız arkadaşlarımızla, ailemizle denize de gideriz.

        Bu kadar çok kadının olduğu yerde rekabet de var mı?

        Neşe Demirel: Yok, hepimiz aynı amaç için birlikte olduğumuzun bilincindeyiz. Bahçedeki dayanışma koroda da devam ediyor. Bir de birlikte çok eğleniyoruz, öğrencilik yıllarımıza döndük sanki!

        Başka şehirlerdeki festivallerden davet gelirse gider misiniz?

        Şengül Yıldırım: Elbette, koşa koşa gideriz.

        Projenin içinde olduğunuz için sürdürülebilirlik kavramına daha farklı bakıyor olmalısınız. Kendi çevrenizde aile arasında da bu konular gündeme geliyor mu? Kulak veriyorlar mı?

        Melek Akman: Burası coğrafi konum olarak zor, gördünüz. Proje verimliliği artıracak ve çayın da ömrünü uzatacak sonuçta. Herkes bunun farkında. Ayrıca gelecek nesillere daha sağlıklı bir miras kalacak.

        Gelecek nesiller demişken; HES’lere bakışınız nasıl?

        Şengül Yıldırım: Kimse istemiyor vadilerimizin yok olmasını. Doğal güzellikler ve zenginlikler çocuklarımıza da kalmalı. Olumlu bakmamız mümkün değil.