“Bebeğinizi cinsiyet kalıplarına sokmadan yetiştirin” diyen mama reklamından olmadık komplo teorileri çıkarıldı; kökümüzü kurutacakları paranoyasına kadar vardırıldı. Sanırsınız ki, mamayı yiyen bebek mutasyona uğruyor. Oysa mesaj çok basit: Pembeler ve mavilerle daha bebeklikten toplumsal cinsiyet rolü biçilen bireyler yetişmesin ki, toplumsal cinsiyet eşitliği hedefine erişilsin. Kadına karşı ayrımcılık ve şiddetin üstesinden gelmek, temelde bu cinsiyet kalıplarını kırmaktan, eril dili budamaktan geçiyor. Ona da mı karşısınız?

Kızım tosuncuk doğduğu için ben de o mamadan takviye vermek zorunda kaldım. Sebze çorbasına başlayıncaya kadar. Tamam anne sütü esastır, takviye mama savunulacak bir gıda değildir ama sosyal medyada çok tepki çeken ve boykot feryatlarını gündeme taşıyan mama reklamında verilen mesajı savunmak gerekir. Bazı kesimlerde “cinsiyetsizlik skandalı” ve hatta “LGBT kumpası” olarak kayda geçen reklamda denilen şu: “Bebeğinizi cinsiyet kalıplarına sokmadan yetiştirerek gerçek potansiyelini keşfetmesine ve çevresiyle uyumlu olabilmesine destek vermiş olursunuz. Çünkü erkek rolleri ve kız rolleri, çocukların hayatta izleyebilecekleri yolları sınırlandırır.”

Bu ifadelerden “erkek çocuklar kız gibi yetiştirilecek” sonucunu çıkaran geniş bir kitle var sosyal medyada. Muhtemelen erkek egemenliği elden gidecek korkusundan. Ancak reklamda işlenen fikir, çağdaş dünyada yıllardır geçerli olan bir argüman.

BM’YE GÖRE ‘ROLLER’ ŞİDDETİ KÖRÜKLÜYOR

Bir takım sapkın sonuçlar doğuracağı düşüncesine kapılmadan, Birleşmiş Milletler'in 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne dayanarak hükümetleri aynı argümanla yükümlü kıldığını hatırlamak gerek. Türkiye’nin de imzası olan ve geçen 10 Aralık’ta yıldönümü kutlanan bildirgeye dayanarak BM diyor ki; “Uluslararası insan hakları hukuku, temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan ‘cinsiyet stereotiplerini’ yasaklar. Devletler, hayatın her alanında kadın ve erkeklere karşı ayrımcılığı sona erdirmekle yükümlüdür. Bu yükümlülük devletlerin hem kamusal alanda, hem de özel hayatta cinsiyetçi klişelere karşı önlem almasını gerektirir.”

BM bu noktada erkeğe karşı ayrımcılığı da dile getiriyor. Bu anlayışa göre kadın ve erkeklere biçilen toplumsal cinsiyet rolü, onların kişisel yeteneklerini geliştirme kapasitesini, profesyonel kariyer olanaklarını ve hayattaki tercihlerini sınırlıyor. Her iki cinsiyet için de geçerli bu badire, örneğin kadınları çocuk bakımından tek başına sorumlu kılmakla kalmıyor, kadına şiddeti ve kadının insan haklarının ihlalini de beraberinde getiriyor.

Yine BM söyleminden devam ediyorum; yanlış cinsiyetçi stereotip anlayışı nedeniyle kadın, erkeğin malı olarak görüldüğü için birçok toplumda evlilik içi tecavüz, ceza yasası kapsamına girmiyor. Kadına karşı cinsel şiddetin soruşturma ve yargılama aşaması etkin bir şekilde yürütülmüyor; çünkü stereotip damgası gereği kadının “usturuplu giyinip davranmak suretiyle” kendisini bu şiddetten koruması gerektiği düşünülüyor. Azınlık gruplarına mensup, dar gelirli ya da engelli kadınlar, cinsiyetçi kalıplardan daha da ağır zarar görüyor.

Kalıplaşmış cinsiyet rolü ve bunun sonucu olan kadına karşı ayrımcılık hayatın bütün alanlarında kendini gösteriyor; sağlık, eğitim, insanca yaşam standardı, evlilik ve aile ilişkileriyle iş hayatı, düşünce ve dolaşım özgürlüğü, siyasete katılım ve temsiliyet alanlarında kadının insan hakları ihlal ediliyor.

“NEFRET DİLİYLE BAŞLIYOR, ŞİDDETE VARIYOR”

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatoviç.

Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi de İstanbul Sözleşmesi çerçevesinde hükümetleri, eğitimden başlayarak toplumsal cinsiyet eşitliği için önlemler almakla yükümlü kılıyor. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatoviç, geçen 25 Kasım Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü’nde yaptığı konuşmada şöyle diyordu:

“Yüzyıllardır süregelen cinsiyet eşitsizliği, ataerkil düzen ve klişeleşmiş cinsiyet rolleri, gerek iş hayatı gerekse sosyal ve özel hayatta cinsiyetçi nefret dilinin temelini oluşturuyor. Sosyal medyada giderek artan miktarda tanık olduğumuz bu nefret dili, kadına yönelik psikolojik, cinsel, fiziksel ve ölümcül şiddete zemin hazırlıyor. Aynı zamanda kadını susturarak, siyasi, sosyal ve kültürel hayatta yer almasını önleyerek demokrasiyi de olumsuz etkiliyor. Tekerleği yeniden icat etmeye gerek yok. Kadına karşı şiddetin önlenmesinde İstanbul Sözleşmesi bağlayıcıdır. Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkeden 34’ü sözleşmeyi onayladı. Şimdi bütün ülkelerin onaylayıp tüm yükümlülükleri yerine getirmesine ihtiyacımız var. Ayrıca cinsiyetçiliği kınamak ve ‘cinsiyet stereotipleri’ konusunda farkındalık uyandırmak da hayati önem taşıyor. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tavsiye kararı, kamunun yanı sıra medya ve özel sektörün de bu alanda faaliyetini öngörüyor.”

O mama reklamı da bu role birebir oturuyor; ama toplumun bir kesimi hazır olmayınca duvara tosluyor. 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!