Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Kesinlikle bir “alçak koltuk krizi” değildi. İsrail Büyükelçisi Oğuz Demirkol’un One Minute intikamı adına basına göstere göstere düşük irtifalı kanepeye oturtulması gibi bir diplomatik skandalın yanından bile geçemezdi.

Ancak Avrupa Birliği, her türlü sorunu bir yana bırakıp Brüksel bürokrasi ve siyasetinin Ankara’ya yaptığı ziyaretten kanepe krizi çıkardı; hatta kriz ne kelime, olay “Sofagate” diye mimlenip skandal kıvamına getirildi.

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Beştepe’deki kabulde kanepeye oturtulmasında bir art niyet, kasıt olması düşünülemez ama yine de bir protokol sakarlığı olduğu kesin. Brüksel’in komisyon şefi öyle şaşkın vaziyette ortada bırakılıp o görüntü verilmemeliydi. Üç koltuklu bir oturma düzeni yapılabilirdi ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile AB Konseyi Başkanı Charles Michel koltuklardaki yerini alırken bir mihmandar Von der Leyen’e kanepede yer gösterse sosyal medyada “Give her a seat” gibi sözde kadını kollayan ama aslında son derece onur kırıcı etiketler açılmazdı.

Komisyon başkanı erkek olsaydı, “Adama oturacak yer gösterin” diye yaygara koparılmazdı, ne de olsa adam o koltuğu doğuştan koparmış olurdu zaten. Von der Leyen hem aile hem de savunma bakanlığı yapmış ve komisyon başkanlığına yükselmiş yılların siyasetçisi olarak mevkii nedeniyle değil, sırf kadın olduğu için korunup kollanası bir varlık durumuna düşürüldü. Bizzat kendi cenahınca…

Ne yazık ki, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış sebebiyle yaralı olmamız da drama yaratmak için çok işe yaradı. AB nezdinde Von der Leyen’in uğradığı kaza bir kadın hakları ihlali olup çıktı, cinsiyetçilik suçlamaları havada uçuştu.

İtalya Başbakanı Draghi de aklı sıra kadının onurunu korumak için şövalyeliğe soyunup, alakasız bir sövgüde bulundu.

Avrupa Parlamentosu’nun iki büyük grubu, Muhafazakarlar ve Sosyal Demokratlar aşı sıkıntısı, göçmen sorunu filan herşeyi bıraktı, sırf kanepe krizini görüşmek üzere olağanüstü oturuma bile yeltendi. Parlamentodaki Sosyalist ve Demokratlar İttifakı’nın başkanı İspanyol vekil Iratxe Garcia Perez, “Ankara ziyaretinin kadın haklarını da içeren bir insan hakları ihlaline sahne olduğunu” ileri sürdü.

Liberaller grubunun başkanı Hollandalı vekil Sophie in ’t Veld, “Kesinlikle kasıt vardı” dediği gibi “Charles Michel neden o muameleyi protesto etmedi” diye hesap da sordu.

Hiç tereddüt etmeden koltuğa kurulan Michel ise olayın Türklerin katı protokol kurallarından kaynaklandığını, Von der Leyen adına üzüldüğünü söyleyecek kadar pişkin davrandı. Ancak tavrı hödükçe bulunan Michel belli ki, bu oturma düzenine baştan beri vakıftı.

Nitekim Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da AB tarafından bildirilen protokol düzeni içinde hareket edildiğini belirtti; “Ziyaretler öncesi protokol ekipleri bir araya gelir, görüşmeler yapılır. Görüşmede uygulanan protokolde AB tarafının talep ve telkinleri karşılanmıştır. Yani AB tarafının telkinleri doğrultusunda böyle bir oturma düzeni ayarlanmıştır. Nokta. AB’nin iç uygulamalarına girmek istemiyorum” dedi.

ESKİ BAŞKAN JUNCKER: HEP 2 NUMARA OLDUM

Gerçekten “nokta”. Çünkü işin püf noktası tam da burada, Çavuşoğlu’nun girmek istemediği AB içindeki hiyerarşi dalaşında. Komisyon başkanı mı, yoksa Konsey başkanı mı “en birinci” sürtüşmesi yıllardır sürüyor.

Bu konuda eski Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker açık konuştu; “Kanepeye oturtulmakta utanç verici bir şey yok” dedi, şöyle devam etti: “Konsey başkanlarıyla yaptığım bütün seyahatlerde protokol açısından Konsey’in 1 Numara, Komisyon başkanının 2 Numara olduğu herkesçe malûmdu. (Donald) Tusk veya (Herman) Van Rompuy ile birlikte ziyaretlerimizde bu protokol düzenine hep saygı göstermişimdir. Normalde Konsey başkanının yanında bir koltuk verilirdi ama kanepede oturduğum zamanlar da olmuştur. Von der Leyen’e de bir koltuk gösterilse iyi olurdu ama Konsey başkanı protokolde her zaman 1 Numara’dır…”

Yıllardır süregelen hiyerarşi dalaşı alabildiğine gülünç. Mesela eski Komisyon Başkanı Borroso ile Konsey Başkanı Van Rompuy’la ilgili yarı şaka yarı ciddi anlatılan bir hikayeye göre bu ikisi kapıdan önce kim girecek diye bile sürekli atışmışlardır.

Hele Avrupa Birliği 2012’de Nobel Barış Ödülü’nü aldığında durum daha karmaşık hale gelmişti, çünkü bu sefer Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz da devreye girmişti. Törende ödülü kimin alacağı meselesi haftalarca tartışılmış, sonunda bulunan çözümle teşekkür konuşmasını Barroso ve Van Rompuy birlikte yapmış, madalyayı da Schulz teslim almıştı.

BERLUSCONI’YE DE BAKABİLİR

İtalya Başbakanı Draghi’nin densizliğine gelince; Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik sözleri nedeniyle Ankara’dan gerekli cevap ve kınamaları aldı. “Diktatör arıyorsa dönsün Mussolini’ye baksın” hatırlatmasıyla.

Von der Leyen’in atanmış güdük şövalyesi Draghi’ye daha yakın tarihten bir hatırlatma da lazım. Avrupa Merkez Bankası’nın eski başkanı sıfatıyla teknokrat kimliği ağır basan Draghi hükümetin başına, Forza Italia lideri Berlusconi’nin desteğiyle getirildi. Avrupa siyaseti muhtemelen yakın geçmişte Berlusconi kadar cinsiyetçi bir lider görmemiştir.

Başbakanlığı döneminde bir AB zirve masasında, kadın liderlerin de bulunduğu ortamda “Hadi bu sıkıcı konuları bırakıp kadınlardan ve futboldan bahsedelim” diyen odur. Finlandiya’nın eski Cumhurbaşkanı Tarja Halonen’i bir konuda ikna etmek için “playboy cazibesini kullandığını” söyleyen de Berlusconi’dir. O dönem Finlandiya ile İtalya arasında büyük diplomatik kriz yaşandığını söylemeye gerek yok.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00