Türkiye’de yaşayan İngiliz müzisyen Nikolai Galen, BaBa ZuLa’dan Murat Ertel ve Gevende’den Gökçe Gürçay’ın 2013’te birlikte kurdukları Anadolu Blues grubu Eis Ten Polin’in ilk albümü “Anadolu’nun Kır Çiçekleri / Wild Flowers of Anatolia” çıktı! Adını Yunanca’da ‘şehre doğru’ anlamına gelen ve zamanla İstanbul’u tarif eden ‘eis ten polin’ sözünden alan grubun albümü, iki CD’den ve 22 şarkıdan oluşuyor. Müziği Anadolu’dan ilham alarak yaratılan ve sözleri Türkiye’de yaşamaya dair çarpıcı hikâyeler anlatan albümü fRoots yazarı Chris Potts: “21. yüzyılın avangart-sayko İngilizce sözlü, Türk folk-rock üçlüsü” olarak tanımlarken, “Anadolu Blues kulağa hiç böyle gelmemişti, kaçırılmaması gereken bir kayıt” diye not düşüyor. ‘Anadolu’da blues mu?’ varmış yahut ‘Anadolu Blues’u yokmuş’ sananlara ise Galen; “Âşık Veysel ve Neşet Ertaş Anadolu Blues’un kökleridir, Eis Ten Polin olarak biz ise günümüzün Anadolu Blues’unu icra ettik” diyor. Albüm çıkarmanın gittikçe zorlaştığı günümüzde, istedim ki bu kendi jargonunda şarkılarını kulaklara zuhur eden üçlünün dertleri neymiş bir öğrenelim! Bu kapsamda grubun vokalisti ve şarkıların yazarı Nikolai Galen ile bir araya geldik.

NEDEN DAHA UZAKLARDA MÜZİK YAPMAYAYIM Kİ?!

*İngiliz bir müzisyen olarak bu coğrafya ile mesainiz nasıl başladı?

Hayatım rastlantılardan oluşuyor ki ben insanların kişisel tarihlerinin de rastlantılardan oluştuğuna inanlardanım. Ama benim sürecim rastlantının ötesinde, çok da düşünülmeden, içimden geldiği için verilmiş bir karar. Şöyle ki; ben, Britanya’dan Londra’ya taşınmaya karar verdiğimde; ‘neden daha uzaklarda müzik yapmayayım ki?’ dedim. Gidebileceğim en uzak nokta olarak da İstanbul’u düşündüm, bu kararımda kentin yaşam şartları, kültürel benzerlikleri ve müziğimle örtüşmesi de etkili oldu. Kısaca kendimi rahat hissedebileceğim bir yer olarak gördüm İstanbul’u.

*Murat Ertel, Gökçe Gürçay ile tanışmanızdan bahseder misiniz?

Baba Zula’yı ve dolayısıyla Murat’ı biliyordum, müziklerini dinliyor ve seviyordum. İlk tanışmamız da Murat’la bir röportaj yapmamla başladı. Sonrasında pek çok ortak noktamız olduğunu keşfettik. Gökçe ile de Murat’la müzik ortaklığımız başlayınca tanıştım.

*Türkiye’de Anadolu Blues üzerine müzik yapma fikri nasıl gelişti?

Anadolu’nun zenginliği ve tarihi bunda en büyük etken… Daha en başından bu yana Anadolu folk - rock, blues üzerine çalışmalarda bulunmak istiyordum ki fikrim de bu yöndeydi ve süreçte de Murat’la ortak paylaşımlarımız projenin gelişimine destek oldu.

ÂŞIK VEYSEL VE NEŞAT ERTAŞ ANADOLU BLUES’DUR

*Albümün oluşumu ne kadar sürdü, içeriği anlatır mısınız?

Projeye yedi yıl önce başladık, sözleri iki yıl önce tamamlandı, İstanbul ve Amsterdam’da da kaydettik. Albümdeki 22 söz ve vokal bana ait, bağlama, divan saz, cura ve Makedonya tamburunda Murat, davul ve perküsyonda da Gökçe yer alıyor. Şarkı sözlerini yazarken kiminin doğrudan kiminin de dolaylı olarak Türkiye hakkında olması gerektiği fikrinden yola çıktım. Türkiye’de beni güçlü bir biçimde etkileyen ne varsa onları şarkılara dökmeye çalıştım. Bir müzisyen olarak, bu coğrafyanın müziğine daldım ve etkilendim. Albüm sürecince ne Murat ne de ben birbirimize karışmadık, herkes kendi istediği gibi icrasını yarattı. Murat, kendi köklerinden izlerini, ben de buradaki yolculuğumun izlenimlerini ortaya çıkardım. İlhamımız Anadolu oldu.

*Bilmediğiniz bir coğrafyada, Anadolu gibi derin bir medeniyetten İngilizce sözlü, Türkçe melodiler yaratmak hem de blues, sanırım bunda alt yapınız da etkili oldu?

Zaten benim alt yapım, kökenlerim de avangart (deneysel, yenilikçi) blues ve rock’tan geliyor. Bugüne kadar pek çok farklı müzik türlerinde ve farklı müzisyenlerle çalıştım. Murat’ın da müzik kökleri benzer olduğundan, ikimizin uyuşması bu şekilde güzel bir etkileşim yarattı.

*Türkiye’de blues desem hele de Anadolu Blues dediğimizde?

Âşık Veysel, Neşet Ertaş, Baba Zula gibi isimler var aslında. Bir çeşit blues’dur hepsi. Türkiye’de bir blues var, fakat ‘klasik’ tarzda, bildiğimiz bir blues diyemeyiz buna, ama alt yapısal olarak blues’un köklerinin olduğunu söyleyebiliriz. Mesela bizim albüm de klasik bir blues albümüdür diyemeyiz, ama kaynağını Anadolu’dan alan, ruhu blues’dur.

*Müzik türlerini ‘etiketleme’ hali müzisyeni ve yaptığı müziği de sınırlandırmış olmuyor mu?

Evet ki ben de bu etiketler üzerine çok da düşünmüyorum aslında. Çünkü sanatçıysan ve ortaya bir eser koyuyorsan, bunun ne olduğu ya da adı üzerine düşünmüyorsun. Sen yapmak istediğini ortaya sunuyorsun ve o da zaten kendiliğinden varoluşuyla adını çıkarmış oluyor.

ŞARKILAR TÜRKİYE VE ANADOLU HAKKINDA

*Albümdeki şarkılar, yaşadıklarınızdan mı yoksa gözlemlediklerinizden mi oluştu?

13 yıldır burada yaşadığım her şey direkt ya da doğrudan beni etkiliyor. Kısaca; bende her türlü duyguyu uyandıran, içimde bir yer edinen ne varsa bir süre sonra bu albümdeki şarkılara dönüştü. Kişisel hayatım üzerine değil ama bir sanatçı olarak bu toprakların bende uyandırdıklarından yazılan sözler bunlar. Bu konsepti ilk yarattığımda kararımdı; şarkılar Türkiye, Anadolu hakkında olacak, diye. Aslında 13 yıllık seyahat günlüğü, kitabı gibi düşünün bu albümü. Şunun altını çizmeliyim ki; bu sadece bunca yılın gözlemlerinden oluşan bir albüm değil, çok daha öncesinde, Türkiye’nin ve Anadolu’nun tarihiyle edindiğim bilgiler de bu şarkıların ortaya çıkmasında etkili oldu. Ve bu yüzden de bu asla bitmeyecek bir proje. Her zaman yeni şeyler öğreniyorum Türkiye ile ilgili, özellikle son iki yıldır olan olaylarla ilgili. Kısaca hem coğrafyanın tarihi hem de gündemindeki mevzular hiç bitmiyor.

*Anadolu, tarih ve bitmeyen gündem demişken, Türkiye’de yaşamak nasıl?

Çoğu zaman zor olabiliyor. Burada yaşayanlar için de zor olabilir ama yabancılar için daha da zorlayıcı. Fakat bu kesinlikle sıkıcı değil, aksine ilginç bir deneyimleme hali sunuyor.

*Zor derken biraz açabilir misiniz; müzisyen olarak mı yoksa vatandaş olarak mı?

Bir müzisyen olarak hiçbir zorluk yaşamıyorum, ayrıca bir sanatçı ya da artist olarak dünyanın neresinde olursanız olun bir zorluğu var, o ayrı. Ama sade vatandaş olarak evet, herkes kadar etkileniyorum ve zorlanıyorum. Ben çok farklı bir yerde ve kültürde yaşıyordum, bunu şimdi şimdi anlıyorum ve söyleyebilirim ki; Türkiye’deki insanlarda, muhafazakâr olanlarla olmayanlar arasında çok büyük bir uçurum var. Birbirlerine çok uzaktalar ve çok uçlarda yaşıyorlar sanki. Düşünce olarak aynı olmasına gerek olmamasına rağmen derin bir uzaklık içindeler.

ENSTRÜMANLARI GELENEKSEL MÜZİSYENLER İLGİMİ ÇEKİYOR

*O zaman İstanbul’u romantik bir bakış açısından görmeyi bırakalı çok oldu diyebilir miyiz? Şimdi baktığınız yerden fotoğraf nasıl?

Bir coğrafyanın şartlarıyla hemhal olmaya başlarsanız, tabii ki her şey değişiyor. Romantik bir şekilde Boğaz’a bakarsanız; Asya ve Avrupa’yı birleştiriyor diye, farklı kültürleri bir araya getirmiş olursunuz, ama bir yandan da aslında onları ayıran bir nokta bu. Metafor olarak söylersem de sanki bir deprem oluyor ve bu depremde yer yarılıyor ve sen ortasına düşüyormuşsun gibi… Genel fotoğrafı böyle tarif edebilirim. Kutuplaşma görüyorum, son beş yıldır gittikçe çıtasını yükselten, benim için zor olan kısmı da bu.

*Türkiye’deki müzisyenlerle aranız nasıl?

Türkiye’de çok iyi müzisyenler var, tecrübe ve bilgileri muazzam. Onlarla birlikte çok farklı tecrübeler deneyimliyorum. Buradaki batılı olmayan ve batılı müzikler yapmayan müzisyenler ilgimi çekiyor. Tüm etnik müziklere karşı bir ilgim var; türkü bardan gelen müzik de, ezandan gelen ses de beni cezbediyor. Mesela Kalan’dan çıkan tüm albümleri ve Anadolu kökenli melodileri takip ediyorum. Geleneksel enstrüman çalan müzisyenlerle çalışmayı tercih ediyorum ki illa geleneksel tarz müzik yapmaları gerekmiyor, sadece enstrümanlarının geleneksel olması bile yeterli benim için.

*Albümün adıyla bizim uzun zamandır es geçtiğimiz Anadolu’nun çeşitliliğine mi dikkat çekiyorsunuz?

Metafor aslında... Dediğiniz gibi bu da bir anlamı zaten, kulağa da hoş gelen bir isim ayrıca. Diğer bir sebebi de ben kendimi İstanbul’da ya da Türkiye’de yaşıyorum diye görmüyorum, Anadolu’da yaşıyorum diye görüyorum. Bunun sebebi de ben coğrafi isimlere bağlıyım, ülke ya da sınırların belirlediği isimlere ya da milliyetlere bağlı değilim. Ulus devletlere inanmıyorum. Anadolu’da milyonlarca çeşit çiçek bir arada yaşıyor ve bu tesadüf değil, görmek istersek burada çok güzel etkileşimler var.

SANATIN BİR İNSANI DEĞİŞTİREBİLECEĞİNE İNANIYORUM

* Şarkı sözlerine baktığımdaki hissiyatım; siz de sanki bizlere benzemişsiniz, duygusal olarak uçlarda yaşama hali! Kızgın, kırgın ve bir yanda da Mevlana şarkınızdaki gibi her şeyi kucaklama hali... Bunu neye bağlıyorsunuz?

Savaşa, şiddete karşıyım ve ne yazık ki dünyada, pek çok ülkenin yönetimi erkek politikacıların dili yüzünden mahvedilmiş durumda. Bir sanatçı olarak benim avantajım; bu gördüklerimi, yaşadıklarımı sanatıma taşıyabilmem. Bazı kızgınlık ve kırgınlıklarım olabilir ama ben bunları var olan devlete ya da hükümete zarar vererek değil, müziğimle yaparım. Hepimiz sevgi dolu, barışçıl bir dünya istiyoruz fakat duygularımızı da bir şekilde ifade etmemiz gerekiyor, işte benim şarkılarım da onlardır. Bu bağlamda politikacıların işi çok daha zor ama sanatçıların bir avantajı var, bazı konularda, aynı anda, pek çok şeyi destekleyebilirler. Yani barışı desteklerken, onun varoluşu sırasındaki kızgınlığı da destekleyebilirsin, kısaca duygusal olarak başka noktalara da temas edebilirsin ama bir politikacıysan siyasetini ‘evet’ ya da ‘hayır’, ‘beyaz’ ya da ‘siyah’ gibi netlikler üzerinden kurman gerekiyor. Sanatçı bir şeyi yapmakla yükümlü değildir ama var olanı göstermek ve ortaya çıkarmak durumundadır.

*68’lerde müziğin dünyayı değiştirebileceğine inanılıyordu  ama şimdi bırakın dünyayı, bir insanı bile değiştiremeyeceği zamanlardan geçiyoruz, siz ne düşünüyorsunuz?

Müzik, sanatın çok önemli bir parçası ve ben hâlâ bir müzik eserinin, bir insanı değiştirebileceğine inanıyorum. Sadece müzik değil, bir sanat eserinin, bu ne olursa olsun, sinema, tiyatro, edebiyat, opera fark etmez, bir insana dokunabilir ve hayatını, algısını değiştirebilir. Çünkü ‘sanat’ ve ‘insan’ arasında bir diyalog var, derinde insanın içinde olan bir şeyden bahsediyorum. O yüzden de bana imkansız geliyor, bir sanat eserenin insanı değiştiremeyeceği durumu. Mesela; 16 yaşında ulaştığım sanat eserleri sayesinde, şu anda bulunduğum kişiyim. O zamanlar, kız arkadaş, sınavlar gibi basit sorunları olan bir insandım, fakat bu ulaştığım sanat dalları sayesinde, her şeyle daha derinden bir bağım ve daha geniş bir perspektifim oluştu. Kültür sanat hayatı, insanların hem kendi içindeki olan diyaloguyla hem de farklı kültürlerdeki insanlarla arasında derin bir bağ kurar. Bu bağda da derin bakabilmekten bahsediyorum, hayata bakışından duygularına değin.

*Derinden bakma halinden yola çıkarsak; umutlu musunuz yoksa yorgun mu?

İnsanlık olarak fekalete doğru yol alan hızlı bir tren içindeyiz. Ama evet, hem yorgunum hem de umutluyum… İnsan doğası gereği de sanırım bu karşıt görüşleri, kendi içinde taşıyor. Fakat bir taraftan da şunun farkındayım ki etrafımdakilere, sevdiklerime karşı bir sorumluluğum var, sadece benim değil tüm insanların aslında böyle bir sorumluluğu var. O yüzden, bu hızlı tren içindeyken kendimce bir şeyleri daha iyi hale getirmeye çalışabilirim, en azından şoförü sakinleştirecek bir çay verebilirim ya da biraz daha yavaşlaması için bir şeyler söyleyebilirim. Kısaca alternatif yollar arayabilirim. Her zaman alternatif yolların bulunmasından yanayım. Tabii burada altını çizmek lazım; mizah önemli bir şey! Bazen o şoföre de gülmek gerekiyor olabilir. Ne yazık ki dünya üzerinde çoğu politikacı kendilerine gülünmesinden pek hoşlanmıyor. Zaten bu durum da o ülkenin vaziyeti hakkında çok fazla şey söylüyor demektir. Son kertede umutlu ve yorgunum ve her zaman bir şeylerin yapılabileceğine inanıyorum ve müzik de bu değişimlerin yapılabilmesine güç veren etkenlerden bir tanesi…

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!