“Size üç dönüşümü anlatacağım, ruhun nasıl deveye, devenin aslana ve aslanın da çocuğa dönüştüğünü…” böyle başlıyor hikaye ve şöyle de bitiyor: “Size ruhun üç dönüşümünden bahsettim; ruhun nasıl deveye, devenin aslana ve nihayet aslanın da çocuğa dönüştüğünü. Böyle buyurdu Zerdüşt. Ve o esnada, kimilerinin ‘Alaca İnek’ dediği şehirde bulunuyordu.” Mevzu, adamım Nietzsche ve en demlisinden ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ olunca, kelamı uzatmanın pek manası kalmıyor. Sakine geçince, bilahare akar ve bakarsınız hikayeye diye, şimdilik susuyorum! (Es notu: Yavaştan uzaklaşıp, susarken, fona da Lizeta Kalimeri’nin “Salomi”sini ve Bonobo’nun “Balck Sands”ını eklemeyi es geçmiyorum, kulaklarınızın pası silinsin ve üç günlük ömür dediğimiz boyutta az da olsa miss olun niyetine! Şimdilik eyvallah.)

100 ŞARKIDA MEMLEKET TARİHİ

Gelelim bugünün mevzusuna; on parmağında on marifet dediklerimizden -radyo ve televizyon programları, gazete ve dergi yazıları, belgeseller ve üniversitelerde verdiği seminerler - dededen, aileden miras 45’lik plak merakıyla müzikseverlerin yakından tanıdığı, hatta ‘plak’ denince akla ilk gelenlerden kendisi, kısaca şahsına münhasır kelamı ve kalemiyle ‘Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği’ kitabıyla da us’ları parlatan müzik yazarı Murat Meriç’in yazdığı “100 Şarkıda Memleket Tarihi”… Ağaçkakan Yayınları’na ait “Hazır Bilgi” serisinin dördüncü kitabı olan “100 Şarkıda Memleket Tarihi”nde Meriç, memlekette ve dünyada olan biten üzerine yazılmış 100 şarkıyı derlemiş. Kitapta bahsi geçen şarkıları dinlemek isteyenler için de her parçanın sonunda karekodlar verilmiş. Karekodu okutarak şarkıları dinlemek mümkün. (Erken içimden geldi notu: Ne mevsim normallerine yanaşamayan havalar, ne memleket hemhali, ne biz fanilerin ahkâmları ne de dünya ahvali düzel(e)miyor / durul(a)mıyor. Ki ben uzun zamandır bayır aşağı, yokuşa saldım bünyeyi devam modunda, miss.. Amma bu yaz, yamacınızda olmasını, en histerikli edamla salık verdiğim bir kitabı sizlerle paylaşmak istiyorum, bilenler biliyor âlâ, gayem kaçıranlara yahut es geçenlere!)

ÖĞRETİLEN TARİH TANIKLIKLARDA RASTLADIĞIMIZ GİBİ DEĞİL

İstedim ki bu kelamı şukela üstadı ve kitabını az da olsa yakından tanıyalım ve yamacına ilişelim. “Tarih, okulda en uzak durduğum ders. Hayatımdaki tek bütünlemem, lise sonda girdiğim tarih bütünlemesi. Bugün ‘tarihçi’ olarak anılıyor olmam, oldukça ironik bir durum. Bize öğretilen ‘tarih’, tanıklıklarda rastladığımız gibi değil. Tarihi şarkılarla bütünlemek, geçmişin izlerini şarkılarda sürmek, heyecanlı... Elinizde tuttuğunuz kitapta, bu heyecanı sizlerle paylaşıyorum. Kitap, kendini anlatıyor. Özeti şu: Memlekette ve dünyada olan biten üzerine yazılmış şarkılar var burada. Benim seçtiklerim. Başka biri bambaşka şarkılar seçebilirdi…100 rakamı şüphesiz sınırlayıcı. İstemeden kitap dışında bıraktığım çok şarkı / olay var. Yine de kendimi tutamayıp ‘fazladan’ altı belgesel plak ekledim. Kitap dışında kalan şarkıları unuttuğum sanılmasın” diyor Meriç, gelin daha fazlasını kendisinden dinleyelim.

KİTAP HAYATIMDAKİ DEĞERLİ ŞARKILARDAN OLUŞUYOR

*En başa dönersek; ilk kıvılcımı yaktıran ve kafada boyut açtıran ne oldu sizde?

Yaşadığımız olaylar aslında, o kadar çok şey var ki… 90’ların ortasında, Ankara’daydım ama Sivas olayını, ben birebir yaşadım. Orada dostlarım, arkadaşlarım, kısaca hepimizin de tanıdığı insanlar vardı. Sivas’ta bir şeyler olduğunu öğrendiğimizde, bir şekilde onlara ulaşamama gibi bir durum içinde kaldık. ‘Kırılma noktası’ bu diyebilirim. Sivas sonrasında, acıları anlatan pek çok şarkı çıktı, evet sadece o değil, o zamanı anlatan şarkılar zaten vardı ama Sivas şarkıları benim kafamda bambaşka bir algı açtı. Çünkü o zamana kadar, ben zaten plak toplamaya ve politik müzikle de ilgilenmeye başlamıştım, hatta politik müzikle ilgili bir kitap çalışmasına da girmek üzereydim. Bu vakte kadar olmamasını ise inan bilmiyorum ama belki de birebir o acıyı yaşadığım ya da o şarkılarda kendimi bulduğum içindir.

*Hangi şarkılardı bunlar?

Kızılırmak’ın “Sivas”, Grup Yorum’un “Gün Tutuşur” ya da başka pek çok şarkı ama en çok Moğollar’ın “Issızlığın Ortasında” ki kitapta da Sivas olayının şarkısı olarak yer alıyor. Enstrümantal bir şarkıydı, hatta kaydı da bende vardı. Cahit Berkay, Sivas mevzusu üzerine söz yazdı ve bambaşka oldu şarkı, acayip etkileyici bir hal aldı. 93’ün, 31 Mayıs’ında, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda bir konser verdi Moğollar. Ankara’daydım, atladım, geldim İstanbul’a. ‘Issızlığın Ortasında’yı çaldılar ve dinleyince çok etkilendim. Ondan sonra dank etti bende ve bütün şarkıların hangi dönemde nasıl oluştuğunu, yazıldığını araştırmaya başladım. Aslında 90’lar hem kişisel tarihim hem de yaşadığım dönem bakımından, bir sürü dönüşüm ve değişimin yaşandığı bir yıl oldu.

*Zincirleme olmuş gibi, kitapta da anlatıyorsunuz gerçi ama ilk halkası hangi plaktı? Kitaptakiler için hayatınıza ilişmiş, yamacınıza düşmüş şarkılar diyebilir miyiz?

Benim nazarımda her şeyi başlatan plak, yani bunun ilk halkası bir tane Kıbrıs plağı bulmamdır; ‘Yaşasın Aslan Ecevit’ (1974, Öğretmen Necati Demir’in). Bu plağı bulana kadar masum bir pop ve rock toplayıcısıydım. Bu plaktan sonra memleket meselelerini anlatan plaklara yöneldim. Hikayenin devamı kitapta var. Onun üstüne Grup Yorum, Ahmet Kaya şarkıları ile tanışmam ve Bulutsuzluk Özlemi’nin “Şili’ye Özgürlük”ünü keşfetmem gibi. Evet, aslında bu kitap benim hayatımdaki değerli şarkılardan oluşuyor. Tabii ki daha bir sürü şarkı olurdu ama dizi anlamında, bundan sonra çıkacak olan kitaplarımın da 100 şarkı minvalinde olması bakımından böyle karar kıldık.

BİR PLAĞIN TARİHİNİ TESPİT ETMEK DÜNYANIN EN ZOR İŞİ

*Arşivleme geleneğimizin çok iyi olduğu söylenemez, sizin bu yaptığınız çalışmaya benzer bir kitap var mıydı?  

Türk Pop Müziği’nin tarihiyle ilgili ya da bir şarkıcının, grubun hayatından yola çıkılarak yazılmış kitaplar var. Arşivlik kitaplar da var ama sorduğun üzere doğrudan, genel anlamda bu tarzda arşive yönelik bir kitap yok, onu geçtim bir katalog bile yok.

*Neden?

Çünkü Türkiye çok zor bir memleket... Türkiye’de arşive yönelik bir çalışma yapmak neredeyse olanaksız. Arşivler yok edilmiş durumda, yok olmayanlar ise çok dağınık. Öncelikle belirtmeliyim ki; bir plağın tarihini tespit etmek dünyanın en zor işi! Dikkat ederseniz, benim kitapta da sürekli şarkıların yanında soru işareti ve teşekkür notu var, çünkü hangi yılda yayınlandığına dair hiç bir bilgimiz yok! Plak şirketleri ne yazık ki bir kayıt tutmuyor. Tespitini ise o yıl yayınlanan gazete ve dergilerden yapabiliyoruz, ki bu da çok sağlıklı olmayabiliyor. Çünkü o yazı, o albümün tam tarihini vermeyebilir, örneğin bugün çıkan bir albümü, ben üç hafta sonra ya da üç yıl sonra da yazmış olabilirim. Yayınlarda yoksa da plak üzerindeki seri numarasından, hangi plaklar arasında ve o plaklarda da hangi yıl yayınlandı ya da yayınlanmış olabilir gibi, fikir yürüterek yapıyoruz bu işleri. Dünyanın en saçma işi, çünkü o seri numarası, örneğin 1971’de yayınlanmış bir plağın olabilir, o plak da 73’te anlaşması bozulmuş ve ortadan kalkmış olabilir ve 75’te de aynı numara ile yeniden çıkmış, o bandrol da ona verilmiş olabilir. Kısaca; absürt ve acı ama işte buna benzer mevzular… Dünyada ise bütün plak şirketleri daha sistematik halde çalışıyor.

YAZARKEN GÜLER YÜZLÜ BİR TARİH BIRAKMAK MÜMKÜN DEĞİL

*Kitabın jargonu nedeniyle uzun zamandır kaybettiğim mizah tebessümünü yeniden yaşadım. Mizah demişken, yaşadığımız sistem dolayısıyla bir şekilde otokontrol geliştiriyoruz, yazım aşamasında siz de bıraktığı hissiyat ne oldu?

Türkiye tarihinden mevzuları yazarken güler yüzlü bir tarih bırakmak mümkün değil, çünkü acılarla dolu. Eskilere gitmeye gerek yok aslında, yakın zamanda bile pek çok acı yaşadık. Geriye dönüp baktığımızda; evet, Yaşar Kemal’in ölümü beklenen bir şeydi ama Berkin Elvan’ın ölümü beklenen bir şey değildi. Dolayısıyla bir sürü saçma sapan acılar arasından geçerken, ilerlerken kitapta da okuduğunuz üzere böylesi gülümseten mevzuları özellikle almak istedim.

*Kitapta melodilerin arasında gezinirken, kez daha memleket tarihinin değişimine şahit oluyoruz; peki ya müzikte nasıl bir evrilme olmuş?

Aslında müzik de çağ ve teknoloji ile değişiyor. Türkiye öyle bir coğrafya ki; 1955’te, dünyada rock’n roll fırtınası eserken, burada rock’n roll grubu kuruluyor. Mesela; Bill Haley & His Comets’in o meşhur ‘Rock Around The Clock’ şarkısını hatırlarsınız… Aynı yıl, Türkiye’de ilk rock’n roll orkestrası kuruluyor ve iki yıl sonra -belki de dünya da ilk- rock’n roll kitabı yazılıyor Oğuz Haluk Alplaçin tarafından ‘Rock’n Roll Dünya Sarsılıyor’ adıyla. (Es notu: Tezer Özlü’nün Hayalet Oğuz’u kendisi...) Türkiye her şeyi yakından ve hemen yakalayan bir ülke…

*Bugünkü teknolojiyle bilgiye ulaşmak daha kolay ama 90’larda pek çok mevzuyu bilmiyorduk ya da bize gelene kadar değiştiriliyordu ya da geldiğinde mevzu zaten çoktan bitmiş ve yenisi başlamış oluyordu…

90’larda hiçbir şeyi bilmiyorduk evet, işte kitapta da bahsettiğim Bulutsuzluk Özlemi ya da Grup Yorum’dan öğreniyorduk. Kitapta da yazdım, Bulutsuzluk Özlemi’nin “Şili’ye Özgürlük” bildiğin ansiklopedi maddesi gibi şarkıdır. “Hiroşima” da öyle… Hiroşima’ya atom bombası atılmasının ayrıntılarını, evet bize “Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası attılar ve 2. Dünya Savaşı bitti” dediler ama onun ayrıntılarını, kaç kişinin öldüğünü, o bombaların kimler tarafından atıldığını şarkılardan öğrendik. Paul Tibbets (bombayı atan pilot) adını ben biliyorsam eğer, Bulutsuzluk Özlemi sayesindedir. Çünkü bütün ayrıntılar bu şarkılarda var. Mesela ben, “Şili’ye Özgürlük” şarkısını dinlediğim için kimyadan geçtim, çok saçma bir bağlantı olacak ama öyle. Şarkıda Amerika’nın Şili’ye müdahalesinden bahseder. Şarkının sözleri benim Şili’ye olan ilgimi artırmıştı ve kütüphanede ders çalışıyorken, kaçamak yapıp, ansiklopedilere bakıyordum Şili maddesiyle ilgili. Bir gün organik kimya hocamız; ‘güherçile adını duymuş olanınız var mı?’ dedi ve ben; ‘martı boku’ dedim ve orada sadece organik kimyadan geçmekle kalmadım, bütün hayatım değişti. Aslında öğrendiğimiz bütün bilgiler bir vakit işimize yarıyor. Sadece öğrendiğimiz bilgileri, her yerde işe yarar hale getirebiliyorsak olay bambaşka bir hal alıyor.

*Hatırlamış olalım, bahseder misiniz, nedir bu Şili maddesi?

Şili’de güherçile vardır, bildiğin martı pisliği, yani gübre. Bütün bu olaylar güherçile denilen maddenin değerli (potasyum nitrat) olmasından çıkıyor. Şili’nin zaten kendi öz değeri ama Amerika da sahip olmak istiyor ve 1973 Şili darbesi oluyor.

MEMLEKET AHVALİ, İKİ ŞARKILI DARBE, BU GAZ HARİKA DOSTUM

*Kitabı bölümlerine ayırsak kaç tane ve nasıl başlıklarda toplarız?

100 şarkıyı kronolojik olarak dizmedim. Hepsi bir bütünün parçaları, özel bir bölümleme yok fakat kendi sıralaması, dönemi içinde oluşan şarkıları başlıklar altında topladım; “Yeni Rejim İnşa Edilirken”, “Memleket Ahvali”, “Barış İçin Savaşan”, “İşçinin Emekçinin Bayramı”, “Bu Gaz Bir Harika Dostum”, “Dünya Ahvali”, “Küçük Amerika Olma Yolunda”, “Yeni Oyuncaklar”, “Futbolun Ayrı Bir Tarihi Var” ve “Son Deyiş”. Fakat “Yeni Rejim İnşa Edilirken” bölümü benim için çok önemli.

*Neden, biraz açar mısınız?

Cumhuriyet’in ilk dönemindeki devlet politikası sonucu belirlenen müzik politikasına çok kafayı takmış biriyim. Yoğunluğumdan dolayı hâlâ tam olarak mevzunun içine dalamadım ama doneler topluyorum. Alaturkanın yasaklanması, Klasik Batı Müziği’nin yükselişi, devlet eliyle tangonun, valsin bir anda muhteşem bir müzik olarak lanse edilmesi, bugün ise o dönemde yapılanın başka bir halini görüyoruz. Bu işe merak saldığımdan beri istediğim, bu konu hakkında çalışmak.

*Kitapta seçim şarkısı yok, neden?

Çünkü eleyemedim, seçim şarkıları bambaşka bir alan. Elediğim rakam bile kitabın yüzde 30’u demekti. Ayrıca 100 şarkının, 30’unun seçim şarkısı olmasına gönlüm el vermedi. Bir de madem bu kadar çok şarkı var, kenarda dursun başka bir projede kullanırım dedim. Ama yine de dayanamadım; Süleyman Demirel’in iktidara gelmesi ve Bülent Ecevit’in vefatı üzerine yapılan şarkıları kitaba sıkıştırdım. Önemli kırılma noktalarından birisi ikisi de kitapta da anlattım; kısaca ne zaman ki Demirel ve Ecevit ölüyor, olay bitiyor…

SADECE 100 AĞITTAN BİLE BİR KİTAP OLUŞTURULABİLİR

*Tarih ile hemhal olmak sonra onları karıştırmamak ve üstüne üstelik hatırlamak! Bu kadar kafayı, algıyı nerede yaktınız, parlattınız desem?

Bilgiler kendi kendine duruyor aslında, ben özel bir çaba sarf etmiyorum. Ben Kimya Mühendisliği okudum, matematik eğitimi aldım, analitik bakıyorum ve çözümlemeyi de orada öğrendim. Her şeyi birbirine bağlayarak gitmek ki bu kitabın yazılmasındaki en büyük mevzu budur aslında, mühendislik eğitimi almış olmam...

*Müzik dinleyicileri ve okurlar bu kitapta ne bulacak?

Müzik dinleyicisi, bu 100 şarkının neden ve ne üzerine yazıldığının hikayesini; şarkılarla alâkadar olmayanlar da, Türkiye tarihinin pek çok olayla ilişkilendirebilecek bir sürü şarkının olduğunu bulacak. Tabii ki sadece kitapta yazılanlar değil, bir sürü olay var ama elemek zorunda kaldım, öteki türlü işin içinden çıkmak mümkün olmayacaktı. Çünkü sadece 100 tane ağıttan bile bir kitap oluşturulabilir. Ali İsmail’in, Ulaş Bardakçı’nın arkasından yazılan yahut Berkin Elvan’ın uyanmasını istediğimiz günlerde yazılan ‘Uyan Bekinim’, bunların hepsi birer ağıt ve böyle pek çok ağıt var. Kitaba koyamadığım şarkılar unutulmuş şarkılar değil, ama ben seçim yapmak zorundaydım. Sadece Ahmet Kaya, Grup Yorum ve Sezen Aksu şarkılarından giderek bile Türkiye’de 100 olaydan bahsedebiliriz.

*2000’lerin ortasından günümüze gelirsek yine böyle bir kitap yazsanız, ilk üç şarkı hangisi olurdu?

Şimdi direkt böyle sorunca hatırıma gelmeyebilir ama her koşulda ‘Gezi’ tabii ki… Gezi’den üç şarkı alırdım. Gezi’de Duman’ın (Kaan’ın) yaptığı, tabii ki her koşulda tek şarkı o! Çünkü o çok güzel bir refleksti. Duman, o şarkıyı internetten paylaştı ve bir anda bambaşka bir yer oldu Gezi… Ama Gezi zamanında, 300 civarında şarkı yapılmışsa, bunların 30 tanesi iyi şarkıdır diyebiliriz.

GENÇLER SÖZ HAKKINA SAHİP OLDUKLARININ FARKINA VARDILAR

*Son yıllarda özellikle Kadıköy ve Beyoğlu mekanlarında, değişik grup adları, kendine has kıvamda şarkılar icra ediyor, bu oluşumları siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

O grupların bir kısmını çok seviyorum. Mesela; Yüzyüzeyken Konuşuruz gibi…  1960’larda Anadolu pop nasıl yükseldiyse, 80’lerde arabesk halktan çıkıp, popu nasıl etkilediyse, 90’ların ortasında nasıl pop ve arabesk birleştiyse ve 90’ların ikinci yarısında da rock nasıl patladıysa, bugün de bunlar oluyor işte! Zamanla bir kısmı kendi arasında yok olacak o ayrı. Gün gelecek 2010’lular da acayip isimli, bir sürü grup, acayip şarkılar yaptı, diyeceğiz. Aslında bu süreç Gezi sürecinden sonra oluştu. Gençlerin sözlerini söyleme hakkına sahip olduklarını farkına varmalarıyla alâkalı. 60’larda Bob Dylan’ın, The Beatles’ın ve çevresinin yaptığı işleri, şu anda farklı boyutta yaşıyoruz. 90’larda Seattle’da Nirvana yapmıştı ve sonrasından izinden gidenler olmuştu. Daha çok fazla örnek var aslında. Buna benzer de Türkiye’de yaşandı, yaşanıyor. Evet, Türkiye’de çok yerel, lokal bir şey, Kadıköy merkezli. Hip-hop’un Gemlik ve Kadıköy’den çıkması ve sonrasında yayılması gibi bir şey bu da...

*90’ların en şahsına münhasır melodilerinden, kliplerinden olan Orhan Atasoy’un ‘Gemiler’i ve Ünlü’nün ‘Rüya’sı gibi şarkılardan sonra bugünkü rock ve popta, müzikal anlamda bir sıkışma var gibi, gazı çıkarası var ama olamıyor gibi; sizce?

Aksine ben rahatlama gibi görüyorum. Ama Türkiye’nin ortamından kaynaklı bir durum var bahsettiğinde. Müzik yapamıyor insanlar, müzik yapsa bile bunu paylaşacağı bir ortam ve söyleyeceği bir alan yok. Türkiye’de habire bir şeyler oluyor. Bu ortamda da insanın isteği kalır mı bilmem! Yaşanılan mevzulardan kaynaklı bir sıkışmadan bahsedebiliriz. Önceki yılları hatırlarsak, hele yaz aylarını, pek çok konser, festival yapılır, yabancı isimler ağırlanırdı. Şimdi ne bu coşku var, ne de bu coşkuyu hissedebileceğimiz bir ortamdayız. Ayrıca pek çok organizasyon ve sponsor kendini geri çekmek zorunda kaldı ya da iptal oldu. Bir tek Zorlu Performans Sanatları Merkezi var, büyük konserlere imza atan. Hoş bizler de başımıza bir şey gelmeden bu konserlere gidebilecek miyiz, bu da bir muamma! Bu ortamda üretmek de güç. Ekonomik kriz dediğimizde de kimse elini taşın altına koyup, albüm çıkaramıyor, çünkü albüm satışı denen şey de yok oldu. Bu sadece müzik için değil, her şey için böyle. Misal; 60’larda, Türkiye bugünkü nüfusun onda biriyken bundan 10 kat fazla kitap basılırdı, bugün bir şiir kitabı 500 bin basılmış ve satılmışsa, bu çok büyük bir başarı.

*Sabah uyandığınızda ya da sinirlendiğinizde ne dinlersiniz, hangi tür müzik iyi eder?

Dünyanın en zor sorusu... Her türlü müziği dinliyorum aslında, bu dönem dönem değişiyor sadece. Geçenlerde takıldım ve birkaç gündür evde Johannes Brahms’ın ‘üçüncü senfonisi’ni dinliyorum. Genelde klasik müzik dinlerim. Sinirli olduğumda Gustav Mahler, aslında o da sinirli bir besteci ama onu dinlediğim zaman kendime geliyorum. Igor Stravinsky’nin ‘bahar ayini’ beni her zaman ve her koşulda iyi eden bir parçadır. Dinlediğimde içime umut dolar, ki umutlu bir eser de değildir. Sanırım şarkıları, hayatınızda nasıl bir yere koyduğunuzla ilgili. Cazda Miles Davis ya da Freddie Hubbard ile İlhan Mimaroğlu’nun yaptığı “Sing Me a Song of Songmy” muazzam… Türkiye’ye de ise Tülay German’ı tek geçerim. Herhangi bir German şarkısı beni iyi eder. Bu aralar bir de Zülfü Livaneli ve Yeni Türkü dinliyorum.

*Yenilerden isim var mı, kulağınıza temiz gelen?

Yüzyüzeyken Konuşuruz’un yaptıkları çok hoşuma gidiyor ve Güney Marlen’in (Eski Bando’nun solisti, gitaristi ve bestecisi)… 90’larda, arkadaşlarla şöyle bir hayalimiz vardı, solculuğa yeni başladığımız vakitler; Türkiye’de devrim olduğunda, Leningrad senfonisi olan ve devrimi anlatan ‘7. Senfoni’nin (Şostakoviç) son bölümüyle yürüyecektik sokaklarda (gülüyor).

*Devrim demişken; hayattan ve dünyadan umutlu musunuz?

Her zaman umutluyum; süründürse de ne olacak ki en fazla yapamayız! Yapamıyoruz da zaten evet ama belki de yaparız (gülüyor). İnsan değişiyor, bende değişiyorum, 10 yıl sonra bunları söyleyip, söylemeyeceğimi bilmiyorum ki ayrıca bir 10n yıl sonraya kalıp kalmayacağımı bilmediğim gibi. Tarihi sevmek, dönüp bakmak, sahip çıkmak, ders almak gerekiyor, sadece dünya tarihi değil, kişisel tarihine de bakmaktan söz ediyorum.

‘Bu da var’ notu: Sürç-i lisan ettimse affola diyerek o vakit, veda busemi de Nietzsche’nin Zerdüşt’üyle veriyorum: “Çok geç ölür çoğunluk, bazıları da çok erken. Hala yabancı gelir kulaklara şu vecize: ‘Vaktinde öl!’ Vaktinde öl: Bunu öğretir Zerdüşt. Elbette, hiçbir zaman vaktinde yaşamayan, nasıl ölebilir ki vaktinde?”

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!