Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Siyasetçi diye karşınıza duran ve yıllardır izlediğimiz insanların ne büyük bir düş kırıklığına ve zaman kaybına neden oldukları giderek daha iyi anlaşılıyor. Toplumun on yıllardır çözülmemiş sorunları karşısında süren acizliklerini bir yana bırakın, söylediklerinin sığlığıyla sinir olmamak mümkün değil. “ ‘Hayır’da hayır var.” “Harun gelip, Karun gitmek” gibi tekerlemelerin Türkiye’nin demokratikleşme ve kurumların asli görevlerine dönerek normalleşme süreci ile ne ilgisi var? Bu sığlığa bir de zamanında adı ‘emanetçi’ye çıkan ve yaşı 80’ne dayanmasına rağmen aynı rolü sürdüren bir parti başkanı da katıldı: “Hayır’ oyu verme kararlarının Allah’a karşı hesap verme vebalini ortadan kaldıracak şekilde sağlam olduğunu” söylemiş. Ne diyelim? Allah ıslah etsin! Yahu, anayasa bir kutsal kitap bölümü mü?. İnsanların bir arada kurallara ve hakkaniyete bağlı olarak yaşamaları için kendi aralarında vardıkları mutabakatın metni. Bundan önceki anayasaya bu esasa uygun olarak yapılmamış; eli sopalı birileri yapıp topluma da kabul ettirmişti. Şimdi, toplumun (TBBM’deki temsilcileri aracılığıyla) hiç olmazsa bir bölümü kendine biraz daha yakın bir değişiklik için toplumum tümüne başvuruyor, “onaylar mısın?”, diye soruyor. Sanırsınız din veya rejim elden gidiyor. Bunun Allah’la, ilahiyatla ne ilgisi var? Oruç açlığı ve sıcaklar mı insanları böyle söyletiyor? Yoksa hep böyleydiler de biz yeni mi farkına varıyoruz?

        ‘Yeni farkına varmak’ durumu biraz gerçeklerin, önünde sonunda kendilerini kabul ettirmek huyundan kaynaklanıyor. Biraz da bizim deneme yanılma sonunda hatalarımızdan ve önyargılarımızdan sıyrılmamızdan… Geçen hafta İzmir’in irice ilçelerinden bir sağcı-milliyetçi partinin ilçe başkanı aradı. Daha önce aynı partinin İzmir il başkan yardımcısı imiş. Gençlik yıllarında da ülkücü camianın içindeymiş. Yani hayatı boyunca düşünce ve davranışları aynı ideolojik kalıbın içinde şekillenmiş. Bana aynen şunları söyledi: “Siz 1995’te Kürt sorunu üzerinde ilk alan araştırmasını (TOBB adına) yapıp yayınladığınızda ben size lanetler okudum. Her yerde size en ağır eleştirileri yönelttim. Hakaretler ettim, herkesi aleyhinize döndürmeye çalıştım. Ama seneler içinde yazdıklarınız ve söylediklerinizle sizin bu ülkenin doğrularını dile getirdiğinizi, bizi kendi gerçeklerimizi anlamaya teşvik ettiğinizi anladım. Şimdi pişmanlık duyuyorum ve sizden özür diliyorum. Bana hakkınızı helal eder misiniz?”

        Tabii ettim. Ama duyduğum hazzı, bizim gibi asli işi bilimsel yöntemlerle toplumsal sorunları anlamak ve anlatmak olan ancak bir avuç insan anlayabilir. Demek maya tutuyordu. Sorunları, şu veya bu parti ve doktrin açısından değil, kendimiz adına anlamaya başlıyorduk. O halde kendimiz için de çözebilecek aşamaya geliyorduk. Nitekim kamuoyu yoklamaları, ‘hayır’cı ve ‘boykot’çu cephede çözülmeleri tespit etmeye başladı. Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (Sabah, 16-8-2010), MHP ve BDP tabanlarının yaklaşık %30’nun ‘evet’ oyu kullanacağını saptamış. Kimi parti başkanları, ordu yönetiminin başına buyruk değil, sivil otoriteye tabi olarak çalışan bir meslek kuruluşu olmasına “ordunun teamülleriyle oynanmaması” gerekçesiyle karşı çıkarken, toplumun %56,5’i onay veriyor ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun ordu yanlısı tavrını ancak %36,4 oranında destekliyor. “Ordu hükümete mutlaka itaat etmelidir” düşüncesine karşı çıkanların oranı daha da düşük: %32,7.

        Öğreniyoruz… Birey olmayı, kendi sorunlarımız kendi adımıza değerlendirmeyi ve çözmeyi aracısız öğreniyoruz. Öğrendiğimiz oranda da tebaa olmaktan yurttaş olmaya evriliyoruz. Kendimiz için istediğimizi başkasına hak olarak gördüğümüzde de demokrat olacağız.

        Diğer Yazılar