Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Biz kahramanlığıyla öğünen ama değişimden, farklılıklardan ve ‘öteki’ olarak konumlandırılanlardan tedirgin olan bir milletiz. Öyle olduğu için kahramanlığımız sosyal konularda değil, daha çok kas gücüne ve kendini feda etmeye dayalı bir davranış olarak ortaya çıkıyor. Bu da biraz fedailik biraz da kurban psikolojisine yol açıyor. Her ikisi de kural tanımazlık ve mücadelenin hukuki ve ahlaki sınırlarının belirsizliği sonucunu doğuruyor.

        Var olan yurttaş kitlesini oldukları gibi (tarihi ve kültürel varlıklarıyla ve adlarıyla) değil, siyaseten uygun olan biçimde tanımlayınca, bu tanıma uymayanları veya onu kabul etmeyenleri tehdit, hain ve yok edilmesi gereken fazlalıklar olarak görmek ve muamele etmekten çekinmemişiz.. Bu tutumumuzu ‘vatanseverlik’ olarak tanımlayıp dogmalaştırınca, yarattığımız puta tapar gibi kendimizi ve ‘ötekini’ feda eder hale gelmişiz. Kabul etmek gerekir ki bu hastalıklı bir durum.

        Her hastalığın tedavisi önce onun bir hastalık veya anomali olarak kabul etmekle başlar. Biz Türkler, doğru siyaset diye etnik olarak arı bir toplum yaratmayı öngörmüşüz. Evdeki hesap çarşıya uymayınca kendimizi ve Türkiye halkını hastalandıracak bir kıyım, sürüm ve baskıya girişmişiz.Artık bu hastalıklı toplum mühendisliğini terk etmemiz ve bu ülkeyi paylaştığımız bütün birey ve halklarla eşit ve özgür ilişkiler üzerinden kurulan bir siyaset tarzında buluşmamız lazım.

        Ne yazık ki Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yönetim sorumluluğunu paylaşmış olan kadrolar ve partiler, “kurucu ilkeler” adını verdikleri bir dizi ilkeyi, hastalıklı sonuçlar doğurduğunu göre göre ülkenin büyük zararlara uğramasına rıza göstertmişlerdir. İç savaş boyutlarında siyasi çatışmalar yaşanmasına, bunları durduracağız bahanesiyle darbeler yapılmasına, ülkenin siyaseten güdük, ekonomikman geri kalmasına vesile olmuşlardır. Yani ‘kurucu ilkeler’ ülkenin insanlarının canını, refahını, özgürlüğünü tehdit etmesine rağmen yurttaşlardan daha kıymetli görülmüştür.

        Hiçbir kanun, ilke ve uygulama insan canı, onuru ve mutluluğundan daha önemli olamaz. Tersine onlar, insana bunları sağlamak için benimsenirler. Ama bizde devlete tapmak bir siyasi ilahiyat haline getirildiği için, birey ve toplum hep devlete feda edilmiştir. Yurttaşların aleyhine işleyen yasa/kural ve uygulamalarından şikayet etmek adeta hıyanetle eşdeğer tutulmuştur. Sonuç: Kavgalı, bölünmüş ve hiçbir konuda temel mutabakatları olmayan bir toplum. Böyle bir topluma siyaset dilinde ‘ulus’ veya millet demek mümkün mü?

        Siyasal yazınımızın en çok tekrarlanan kavramlarından biri ‘bölünmek’tir. Bölünmekten çok korkarız. Neden? İçimizde bizi bölecek hainler olduğu gibi, dünyada bizi bölmek için yeminli düşmanlar vardır. Onlar hiç eksik olmaz! Bu kadar korku sağlığa zararlıdır. Sırf bu korkunun bizi böldüğünü; bizi birbirimizden ve dünyadan uzaklara savurduğunu göremiyoruz. Korkunun bizzat kendisi bölücüdür.

        Zaten tüm korkumuza rağmen bölünmüşüz. Baksanıza; sadece siyasal görüşler bakımından değil, inançlar ve soy kimlikleri, yaşam tarzları, gelecek beklentileri konusunda o kadar birbirimizden uzaktayız ki! Hiç bir temel konuda (hukukta bile) toplumsal mutabakat yaratabilmiş değiliz. Neden yaratamadık? Mutabakat yaratmak için ciddi çaba sarf eden olmadığı için. Her birey ve kesim, diğerlerini kendi görüşlerine veya uygulamalarına onay vermeye çağırıyor veya zorluyor. O nedenle her kesimde cep Hitlerleri ve marjinal vatanseverler (ama vatandaşı sevmezler) toluma ayar vermeye çalışıyorlar. Ancak hiç birinin toplumu bütünüyle kucaklayacak bir teklifi yok. Topluma ne düşündüğünü; beklenti ve endişelerini soran yok. Küçük zaferler peşinde olan bu kişi ve kesimler, ortak ilkeler konusunda topluca veya toplumca büyük bir yenilgiyi yaşadığımızı fark etmiyorlar. O nedenle ne anayasa değişikliği konusunda ne de çeyrek asrı tamamlayan ‘düşük yoğunluklu’ siyasetsizlik savaşı sonlandırılabiliyor.

        Diğer Yazılar