Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Akademisyen Dr. Şaban Kızıldağ, ‘Mazeret Yok' adlı toplumsal değişim söyleşisiyle, insanları başlarına ne gelirse gelsin hayatı doya doya yaşamaya davet ediyor. "En büyük problemimiz içimizdeki çocuğu kaybetmemiz" diyen Kızıldağ, "O çocuğu uyandırıp kendi masalımızı yazmalıyız" diyor

        "Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir" der Mevlana. Toplum olarak birbirimizden hatta kendimizden giderek uzaklaşmamızın temelinde aynı dili konuşmakla yetinmemiz yatıyor bence. Sözlerimizin altında duygu yok; cansızlar. Dolayısıyla da ne kendi hayatlarımızı ne de başkalarının enerjisini canlandıramıyorlar. Dilimizde ölü doğmuş kelimeler, üzerimizde ölü toprağı var. O toprağı ortadan kaldırmak, içine gömülü çocukları yeniden hayata bağlamak ve kendimizi ifade etme şeklimize can katmak için ‘Mazeret Yok' başlığı altında toplumsal değişim söyleşileri düzenliyor Dr. Şaban Kızıldağ. Kendisi Eskişehir doğumlu bir akademisyen. Öğrencilerinin içlerindeki çocukları uyandırmak için, senelerce, çeşitli üniverstilerde anlattığı her derse dramayı katmış. Ardından daha çok insana ulaşabilmek için koçluk eğitimi vermeye başlamış. Bir süredir ‘Mazeret Yok' adlı söyleşisiyle tiyatro sahnesinden de insanlara sesleniyor. "Hayat bir servis zanaatıdır" diyen Kızıldağ, sahnede anlattığı hikayeler aracılığıyla insanlara, Tanrı tarafından kendilerine servis edilen hayata kendi servis tarzlarını yani renklerini katma çağrısında bulunuyor. Hayatın içinde herkes kendi masalını yazsın istiyor. AnadoluJet'in desteğiyle düzenlenen ‘Mazeret Yok' adlı söyleşisi, 15 Ocak'ta Bakırköy Yunus Emre Kültür Merkezi'nde, 20 Ocak'taysa Akatlar Kültür Merkezi'nde! Biletler biletix'te! Gidin ve "İyi ki tanıdım" dediğim bu adamın söylediklerine kulak verin! Ruhunuza çok iyi geleceğinden eminim!

        ‘MASALLARA İNANIYORUM'

        Bir akademisyen olarak, ‘Mazeret Yok' başlığı altında topladığınız toplumsal değişim söyleşileriyle hem hayat hem de sanat sahnesindesiniz. Yaptığınız ne bir gösteri ne de stand-up ama toplumu drama yoluyla uyandırmaya çalışıyorsunuz. Oyunculuk eğitiminiz var mı?

        Var. Öncelikle şunu söyleyeyim; bence tiyatro en etkili kişisel gelişim yöntemi. İnsana, insanı, insanla anlatmak için tiyatroya ihtiyacımız var. Ben liseyi Eskişehir'de okudum, o dönemde tiyatroyla ilgilenirdim. 1984'te Moliere'in ‘Cimri'sindeki performansımla en iyi erkek oyuncu seçildim. 1991 yılında ‘Şöyle Garip Bencileyin' diye Yunus Emre'yle ilgili bir oyun yazdım. Üniversite yıllarımda da ek ders olarak tiyatro dersleri aldım ve yine çeşitli oyunlarda rol aldım. Ben tiyatroyu çok sevdim ve akademisyenliğim boyunca öğrencilerime sevimsiz gelen her konuyu anlatırken tiyatronun unsurlarını kullandım. Bence eğitim fakültelerinin hepsine 5 senelik drama dersleri koymak lazım. Özellikle üniversitede sınıfa girip ders verecek herkes ezber yapmayı, sesini, mimiklerini, bedenini kullanmayı öğrenmeli. Drama dersleri insana kendini ifade etmeyi öğretir, doğallığın ne kadar keyifli olduğunu anlamasını sağlar.

        Yetiştirilme tarzımız ve eğitim biçimimiz maalesef olmasını istediğiniz duruma çok ters. Biz kendini ifade edememe konusunda eğitilmiş bir toplumuz. Çocuğumuz çocukken "Sus konuşma"larla yetiştiriliyoruz. Okul çağımızdan kalma sözlü psikolojisi yüzünden topluluk önünde konuşmaktan korkuyoruz...

        Bu toplumun yüzde 80'i ölümden sonra en çok topluluk önünde konuşmaktan korkuyor. Ben üst düzey yöneticilere koçluk eğitimi de veriyorum, o kadar başarılı adamlar iş 10 dakika konuşmaya gelince, sözlü psikolojisiyse "Ne yapacağım ben?" diye paniğe kapılıyor. "Elalem ne der?" korkusu var, başkaları için yaşıyoruz. Bizim en büyük problemimiz içimizdeki çocuğu kaybetmiş olmamız. Bu yüzden verdiğim koçluk eğitiminde üst düzey yöneticilere okuttuğum ilk kitap ‘Küçük Prens'. Okutup, anlattırıyorum. Masalları okutuyorum çünkü masallara inanıyorum. Oysa bu toplumun çoğu içindeki çocuğu 16 yaşına geldiğinde öldürmüş. Maalesef komplekslerinden ve rütbelerinden arınamamış bir toplumuz.

        ‘YAPTIĞIM TOPLUMSAL REHABİLİTASYON'

        'Mazaret Yok'un bir kısmını internetten izledim. Sizi izlemeye gelenlerle bir ağızdan "Her şeye rağmen, mazeret yok" diye bağırıyorsunuz defalarca. İnsanların içlerindeki çocuğu uyandırmaya çalışıyorsunuz, başlarına ne gelirse gelsin hayattan vazgeçmemeleri, hayallerinin peşinden uçmaları gerektiğini anlatıyorsunuz. Ali Poyrazoğlu'nun oyunlarının ‘üçüncü perde' adını verdiği kısmını andırıyor tarzınız. Ali Abi hep "İnsan önce yaşam sanatının ustası olmalı" der. Sanırım aynı fikirdesiniz?

        Kesinlikle! Ama ben oyuncu olmadığım için bunu akademisyen kimliğimle yapıyorum. Ben ilk kez 1992'de sınıfa girdim, 1994'te de kurumlara konferans vermeye başladım ve anlatacaklarımı hep canlandırarak anlatmaya çalıştım. Makası geniş bir eğitimciyim; bizim eğitim ortalamamız 6.5'uncu sınıf. En alt seviyeye de en üst seviyeye de seslenebilecek bir dil geliştirdim. Çok cesur bir iş yaptığımı düşünüyorum. İddia ediyorum Türkiye'de benden daha sıra dışı anlatan bir akademisyen yok. Derslerde hiç yoklama almam ama sınıflarım her zaman tıklım tıklımdır. Doğal olan, güldüren insan herkesin hoşuna gidiyor.

        Sahnedeki performansınız da tıklım tıklım gidiyor bildiğim kadarıyla. İnsanlardan nasıl tepkiler alıyorsunuz?

        Hiç ara vermememe rağmen insanlar sıkılmıyorlar. Performans sırasında birbirimize sarılıyoruz, bir ağızdan bağırıyoruz. Çıkışta yanıma gelip, "Çok eğlendim, çok öğrendim ve hiç yabancılık çekmedim çünkü beni anlatıyordunuz" diyorlar. Bir masal anlatıyor ve insanları kendi masallarını yazmaya davet ediyorum.

        Doktor unvanına sahip bir akademisyen olarak sahnede de bir nevi yaşam doktorluğu yaptığınızı söyleyebilir miyiz?

        Kesinlikle! Yaptığım şey toplumsal rehabilitasyon. 94 yılından bu yana 1 milyon farklı insana ulaştım. İnsanlar tiyatro izler gibi izliyorlar ama yaptığım şey bir gösteri değil. Ben tiyatrocu değilim, öyle bir iddiam da yok! Ama iyi hikaye anlatıyorum, bilimsel şeyleri herkesin anlayacağı bir dille aktarıyorum. 2000 sayfa ve 40 ayrı yazar sığdırıyorum her söyleşime. Bu aydan itibaren bütün Türkiye'yi gezeceğiz. AnadoluJet'le birlikte ‘Türkiye Uçuyor' diye bir proje yarattık. Hedefimiz 10 yılda 10 milyon kişiye yüz yüze ulaşmak.

        ‘İnsanlara hayat öpücüğü veriyorum'

        Hayatın içinde "Mazeret yok" demenin çok zor olduğu zamanlar var. Siz 19 yaşındaki oğlunuzu kanserden kaybetmişsiniz. Böyle bir durumda çoğunluk kolay yolu seçer ve isyan eder. Oysa siz devam etmeyi aşılamayı seçmişsiniz. Nereden aldınız bu gücü?

        İçimdeki çocuktan! Ben masal okumaya devam ediyorum. Yolda giderken bir gazoz tenekesi gördüğümde bir tekme atıp çöp tenekesine kadar sürüklüyorum, kendimle alay ediyorum, başıma ne gelirse gelsin en iyi şekilde yaşamayı sürdürmeye çalışıyorum. İyi arkadaşlarla beraber oluyorum. ‘Mazeret yok' benim inandığım bir sözcük. Yoksa 18 yıl devam edemezdim anlatmaya.

        Kendi hayatınızı öpüp koklayıp insanlara da hayat öpücüğü veriyorsunuz yani?

        Çok doğru bir tanımlama. İnsanlara hayat öpücüğü verip onları canlandırıyorum. Bir ‘aslında'lar çağında yaşıyoruz. Hep "O insan aslında böyle değil, o olay aslında böyle değil" diyoruz. Aslında öyle değilse herkesin ve her şeyin aslı nerede? Herkes aslından korkuyor. Aslıyla yüzleşemeyenler bu kadar gelişmiş iletişim teknolojilerinin içinde iletişimsiz kalıyor. Türkçe'de 90 bin kelime var, en entelektüeller bile günlük hayatlarında en çok 1000 kelime kullanıyor. Oysa İngiltere'de 12 yaşındaki bir çocuğun günlük hayatında kullandığı kelime sayısı 1500-1700. Ben insanları asıllarıyla buluşturmaya ve o aslı ifade etmelerini sağlamaya çalışıyorum.

        Diğer Yazılar