KANIKSADIĞIMIZ için düşünmüyoruz ama aslında dilimizdeki en eski kelimelerden biridir "ağaç". Yüzyıllar boyunca bu kadar çok değişim geçiren bir dilin içindeki en kadim ve en köklü sözcüklerden. Ağaç dediğin mübarekti eskiden. Şimdi inanması zor gelse de...
Koskoca Osmanlı, tarihi bir çınar ağacı rüyası değil midir? Osman Gazi'nin hayalinden yeşeren. Dalları semaya doğru... İstanbul'un sokaklarını gözünüzün önüne getirin. İsmini ağaçlardan alan kaç sokağa ve yola rastlayacaksınız.
Sadece onlar mı? Mahalleler ve semtler de öyle: Fıstıkağacı, Fındıklı, güzelim Çınaraltı, Vişnezade, Sıraselviler, Acıbadem ve diğerleri... Yaşadığımız şehrin, taşıdığımız tarihsel mirasın ayrılmaz parçası ağaçlar. Lakin ne kadar azlar. Ve ne kadar yalnızlar.

*

Evliya Çelebi anlata anlata bitiremezdi İstanbul'un yeşilin her tonuna sahip ormanlarını. Fatih Sultan Mehmed, şehr-i şehirde hiç kimsenin değil ağaç kesmek bir dala zarar vermesini dahi istemezdi. Bunu engellemek için, "Ağaç kesenin kellesini alırım" diyecek kadar sertti söylemleri.
Akıllardan silinmedi bunlar. Ve efsane odur ki, Topkapı Sarayı'nı inşa ettirirken sırf bir çınar ağacına dokunmamak için bütün bir mimari düzenlemeyi değiştirtmişti Sultan. Ağaç ile taş arasında seçim yapması gerekince ağacı seçmişti.
Masamda açık bir kitap. Lady Elizabeth Craven'in yazılarını okuyorum ilgiyle. 18. yüzyıl sonları, 19. yüzyıl başlarında yaşayan ve Osmanlı İmparatorluğu'na gelip memleketi yakından gözlemleyerek fikirlerini yazıya döken az sayıda Batılı kadın seyyahtan biri o.
Şöyle diyor bir mektubunda, kaba hatlarıyla: "Türkler ağaçlara o kadar çok hürmet ederler ki bir yerde bir ev inşa etmek isteseler ve orada bir ağaç olsa, sırf ağaca kıymamak için evlerini bile değiştirirler. Ne yapar ne eder ağaçlara dokunmazlar... "
Twitter'dan yazıyorum bu tarihsel bilgiyi. Anında başlıyor yağmaya onlarca tepki. Gençlerden, orta yaşlılardan, her yaştan ve her kesimden. İçlerinde AK Parti'ye oy veren de var vermeyen de. Kendine "muhafazakâr" diyen de var, "Kemalist" yahut "liberal" de. Başı kapalı da var açık da. Tüm bu "kategoriler"in ötesinde bir yerde bugün yaşanan protestolar. Çünkü hemen hepimizin içi sızlıyor Gezi Parkı'nda olanlardan ötürü.
Kolay kolay bir atmayan, hemhal olmayan yürekler bu hususta bir atıyor. Ağaçların yanında nöbet tutuyorlar diye gaza maruz kalan gencecik kadınların fotoğrafları dünya ajanslarını dolaşırken bizler, İstanbul'a gönül veren milyonlarca insan kendini çaresiz hissediyor.
"Eskiden ağaçlara kıymet verdiğimize inanması zor" diyor bir okurum. Bir başkası soruyor: "Bu kadar mı değiştik?"

*

Siyasetçiler elbette kararlar alır ve bunları hızla uygulamak isterler. Bu politikanın doğası gereği böyle. Ancak alınan bir karara halkın yoğun tepki gösterdiğine tanık olunca o uygulamayı yeniden değerlendirmek başlı başına bir siyasi olgunluk göstergesi değil midir?
Şehirler, orada yaşayan insanlardan bağımsız ve ayrık, velhasıl insanlara rağmen gelişemez ki... İstanbul'u sevmek ortak paydamız.
Bu şehre sevdalı mimarların, sanatçıların, sanat tarihçilerinin, öğrencilerin, ev kadınlarının, yani tek tek bizlerin nasıl bir şehirde yaşamak istediğimizin ve Gezi Parkı'nı seviyor oluşumuzun hiçbir kıymeti harbiyesi yok mudur siyaset katında? Bunu anlamaktan acizim...

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!