Çağatay ile Kıvanç buraya gelir mi?
Nişantaşı'nda yürüyorum. İki kadın peşimden koşturup sesleniyor: “Esin Hanım, Esin Hanım!” “Hayırdır inşallah” deyip dönüyorum. Önceden tanıyorum da çıkaramıyorum zannediyorum. Annem yaşında iki kadından bahsediyorum.
Bana, “Esin Hanım Allah aşkına söyleyin, Çağatay ile Kıvanç buraya gelir mi?” diyorlar. Ben, “Nereye gelir mi?” diyorum şaşkın bir halde. “Buraya işte” diyorlar. Yani Nişantaşı’nda herhangi bir mekâna gidip gitmediğini soruyorlar.
Ben hâlâ şaşkın bir vaziyette, “Bilemiyorum, yani gelebilirler de gelmezler de” diye eveleyip geveliyorum. Sonrasında anlıyorum ki kadınlardan biri, Çağatay’ı kızıyla tanıştırmak istiyormuş. Yani damadı yapacakmış, kararlıymış.
Ben de mevzuyu anlayınca, “Peki Kıvanç’ı ne yapacaksınız? O evli” diyorum. Teyzeler, “Ona da hayranız, bir görelim o güzel maviş gözlerini” diyorlar. Tövbe Yarabbi, tövbe Yarabbi. İnanın bu ülke tam bir olay. Komedi filmi gibi.
Biri bana bunu anlatsa inanmam yeminle. “Hadi canım!” derim. O kadar komediyiz. Olumsuzlukların yanında, komik olaylar olmasa bu ülke çekilmez olur. Yaşadığım olay tam da pazar neşesi fıkrası tadında. Ne diyeyim, bilemedim gerçekten.
SİZ UYURKEN
Cuma gece yarısı. Ulus 29’da bir grup, korumayla mekâna geldi. Grubun başkahramanı, yani parayı harcayacak adam korumalardan görünmüyor. Boyu kısa ve esmer. Kendi kadar içtiği puroyu görebiliyorum sadece ara ara. Masaya garsonlar her on dakikada bir şampanya getiriyor. Belli ki kendinden söz ettirmek isteyen dolar milyarderi, garsonlara “10 dakikada bir şampanya getirin” talimatı vermiş. Çünkü bu çok sık yapılan bir şey. Eğer mekânlarda tanınmak ve kendinden o gece söz ettirmek istiyorsan bu talimatı vermelisin. Ve tabii iyi para harcamalısın.
Aztek barın kenarında iki kadın oturuyor. Tam onların yanında da bir başka adam. Adam sucuk yiyor. Yanında da viskisini yudumluyor. Kızlar da adamın yediği sucuğu görünce canları çekiyor olacak ki baktılar. Adam da haliyle ikram etti. Ve bir anda o birbirini tanımayan bir bey ve iki kadın, gecenin yarısı yemek yemeye başladı.
Kırılmış, birleşmeyen bir parça var
Yemek yemekten, uyumaktan, gülmekten, spor yapmaktan, giyinip süslenmekten, kısacası yaşamaktan utanıyorum çoğu zaman. Evet yapıyorum hepsini. Gün devam ediyor, yaşam devam ediyor, nefes alıyorum, ama kolum, kanadım kırık, burkuk.
Derinde bir yerlerde kırılmış, birleşmeyen bir parçam var. Her gün olan biten karşısında koltuğa çöküyorum ve omuzlarım düşüyor. Sonra, “Kalk Esin! Daha hızlı koş! Bu acılar bizi yıldırmayacak” diyor.
Kalkıyorum, gidiyorum, dolaşıyorum, daha çok çalışıyorum, yazıyorum. Daha az uyuyor, daha çok okuyor, daha çok çalışıyorum. Ama gittiğim her yerde, her masada, her insanda bir başka mutsuzluk.
Gülüyorlar, eğleniyorlar, kahkaha atıyorlar, ama ağızlarında hep şu sözler var:
Daha da kötü olacak.
Bu daha bir şey değil. Asıl mevzu şubatta patlayacak.
Gelecek günlerde bugünlerimizi arayacağız.
Dolar daha da çıkacak. Tam da “Olmuyor işte, omuzlar dikleşmiyor” dediğim anda bindiğim taksi şoförü, “Ben 40 yaşındayım. 40 yıldır aynı. Türkiye’ye bir şey olmaz. Bu ülke çok sağlam” diyor.
80 yaşına merdiven dayamış babam ve 70 yaşına merdiven dayamış anacığımın, “Kızım biz neler gördük. Korkmayın, üzülmeyin. Dimdik durun” demesi kafamda dönüp dolaşıyor. Evet işte onlar gördü, yaşadı, bizler de göreceğiz demek. Belki çocuklarımız da görecek. Böyle işte. Bu kervan böyle yürüyecek. Bu kervanın bu yüzyıldaki tek farkı teknoloji, sosyal medya. Ve daha çok birbirimizle didişip duruyoruz. Hepsi bu.
KERIMCAN YAZISINDAN SONRA
Dün köşede Kerimcan Durmaz analizi yapmıştım. Samsun’da yaşanan olay sonrasında. Gün boyu çok mesaj, e-mail, tweet geldi. Hepsi yazdıklarıma katılıyordu, üstelik benzer şeyler yazıyorlardı. Ama yazılan iki şeyi özellikle belirtmek istedim.
1- Şimdi o yanında olan sanatçılar nerede? Neden bu olay olduğu zaman “Kerimcan’ın yanındayız” diye birlikte fotoğraf paylaşmadılar Instagram’larında. Doğum gününde ya da başka gün çarşaf çarşaf koyuyorlardı.
2- “Haberini yapmayın” diyen köşe yazarları şimdi, “Ben size böyle olacağını söylemiştim” diyecekler. Ama o zaman kendi gazetelerinde neden haberini yapıp ondan yararlandılar?
Öncelikle ikinci maddeye geçiyorum. Maalesef birçok köşe yazarı, iki gün önce yazdığını iki gün sonra unutuyor. Ama birinci madde için kısaca, “Burası Türkiye. Bir kişi popüler olduğu zaman çok kişi de onun etinden budundan yararlanır. Ancak bir düşmeye görsün. Bir kişi bile arayıp sormaz, elini eteğini anında çeker. Kısa ve net. Uzatmaya da değmez. Kerimcan Durmaz bir insan olarak tabii ki önemlidir. Şiddetin her türlüsü kötüdür ve kabul edilemez. Ama Türkiye’nin daha önemli konuları vardır” diyorum.
Ve unutmadan, bazı mevzular vardır ki asla değişmeyecektir. 40 yıl önce aynıydı, bugün de aynı, 40 yıl sonra da böyle olacak.