Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Oturmuş uzun uzun açıklamalar yapıp demişsin ki:

-Yok Türkiye ile benim alakam yok.

-Türkler her şeyi biliyor zaten.

-Bak anlayın diye Türkçe yazıyorum.

-Yüzüğün fiyatı öyle değil böyle.

-Neeee TL mi onu dolar yazsanız anca yaklaşırsınız.

-Markası o değil bu!!!

-Hadi sizlere kolay gelsin beni konuşmaya devam edin.

-Ben oyuncu değilim beni bitiremezseniz.

Bla bla bla…

Ancak Şeymacığım…

Yazdıklarından aynen şöyle anlaşılıyor:

-Yüzüğün fiyatını araştırın doğru yazın.

-Herkes beni konuşsun.

-Yüzükler takıldı, sosyal medyaya video yüklendi. Şimdi Türkiye beni konuşacak.

-Her bir saatte bir sosyal medyaya bakıyorum. Hakkımda yazdıklarınıza vakıfım. Hadi köpürtün köpürtün.

-Türkiye aslında çok umurunda.

-Herkesin beni konuşması hoşuma gidiyor…

-Kapatılan uçağı paylaştım. Evliliği paylaştım. Ateş başında bilmem ne paylaştım. Dur bir dahaki sefere şunları paylaşım tadındasın.

Falan filan. Yani uzaktan durum bu.

Haberin olsun!!!

Hiç öyle umurunda değilmiş gibi değil.

Benden sana tavsiye…

O mavi kutu açmaktan geldiğin noktayı sen inşa ettin tamam.

O kadar zengin erkekle evlenen kadın var. Ama sen her şeyi o kadar göze göze soktun ki, konuşulman kaçınılmazdı.

Hala göze soktuğun için bu kadar dillerdesin.

Bi paylaşma bakalım bir şeyleri konuşuluyor musun?

Bence önce bunu bir kabul et.

Sonra “Türkiye beni konuşuyor”, “Artık konuşmadıklarını düşünüyordum”, “Benim Türkiye ile alakam yok” falan filanlara gir.

Tamam mı Şeymacık.
Hadi sen şimdi biraz yüzüğünle oyna, poz ver.

-Serenay Sarıkaya’nın ünlü bir mücevher markasının Türkiye’deki ilk reklam yüzü olması. Ve Milano’da dünyaca ünlü yıldızlarla birlikte parlaması. Her gün sosyal medyada fotoğraflar paylaşıyor. Bence harika bir iş ve birliktelik olmuş.

-Yazlık yerlerden gelen görüntüler ile eskiye, normale döndüğümüzün hissine kapılıyorum. Çok hoşuma gidiyor. Daha da çok çoğalmasını istiyorum.

-“Sonbaharda normale döneriz” açıklamalarını okuyunca içimi bir neşe kaplıyor ki, anlatamam. Keyiften dört köşe oluyorum.

Mehmet Ali Erbil’in annesi ile ilişkisini anlattığı Jülide Ateş’in programından sonra insanların anneleri ile ilgili sorunlarını gündeme getirdiğini fark ettim.

Şöyle cümleler duydum:

-Herkes annesini sevmek zorunda mı? Ya kötü bir kadınsa. İlla ki, annem diye sevmem mi lazım? Benim annemle ilgili hep sorunum vardı.

-Annem bana “Ben senin annenim beni sevmek zorundasın. Ben seni dokuz ay karnımda taşıdım. Ne yaparsam yapayım kızmaman lazım bana” diyor. İyi de ya sonrası. Yaptığı hataları hiç görmemem gerektiğini söylüyor sürekli.

-Ben küçükken annem hep istemediğim şeyleri yapardı. Zamanla onu sevmemeye başladım.

-Annem ile ilgili yaşadığım sıkıntıları anlattığımda arkadaşlarım, “Saçmalama annen o senin. Ne yaparsa yapsın kızamazsın hep sevmek zorundasın” diye kızıyor bana.

Diye uzayıp gidiyor liste ve sorunlar elbet.

Genel anlamda çok kişinin anneleri ile ilgili problemleri var.

Ki vardır da.
Benim de çok tanıdığım kişi var. Annesi ile problemi olmayan yok gibi.

Mehmet Ali Erbil’in durumu daha da farklı ve en fenası.

Düşünsenize bir anne kendi öz evladını öz olmayan bir adama ezdiriyor.

Acı…

Ve işte burada devreye “Doğuran mı büyüten mi?” mevzusu giriyor.

Öyle kadınlar tanıyorum ki, kendi doğurmadığı çocuğa kendi öz annesinden daha güzel annelik yapan.

Gözü gibi sakınan.

Bakan kollayan.

Evladını ezdirmeyen.

Yani diyeceğim odur ki, kimse kusura bakmasın.

Dünyaya getirdi diye bir annenin, evladına her şeyi yapma hakkı yoktur.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00