Sağımda Tansu Çiller, solumda Gülben
BİR değişiklik yapıp bu kez hafta içi geldim Bodrum'a. Çok çok sakin. Kalabalık değil ama herkes burada diyebilirim. İlk gün 5 Oda'nın iskelesinde otururken önümden Gülben Ergen, Mustafa Sandal çocuklarıyla geçerken onları izliyordum ki, denizden de botla eski Başbakan Tansu Çiller ve eşi Özer Çiller geçti. İşte görüyorsunuz, işi olduğum tarafa çekiyorum. Ayağım bereketli. Ben bir yere gittiğim zaman olmadık insanlar önüme çıkar. Çıksın varsın, zaten ben çok mutluyum. Bodrum'a ayak basar basmaz gördüğüm ikilinin olayı şu: Gülben Ergen'in selülit fotolarından sonra ailesiyle iftar sofrasında çekilmiş bir fotoğrafı iyidir. Arkadaşlar onları fotoğraflıyordu. Gülben de çok mutluydu. Tansu Hanım ise çok şıktı. İnanılmaz kilo vermiş. Görünce inanamadım. Bottdan inmeden omuzunda tuttuğu ceketi çıkarıp korumasına öyle nazikçe verdi ki, insana "Yahu kadın olmak böyle bir şey işte" dedirtti. O görüntüyü nasıl anlatacağım bilmiyorum ama verdiğim bu detayla siz hayal edin artık. Neyse, meğer Tansu Hanım Ali Sayar'ın işletmeciliğini yaptığı 5 Oda'da yakın arkadaşı Reşit Ronabar'ın doğum günü için 15 kişilik bir iftar yemeği veriyormuş. İftar aşamasında 5 Oda'nın işletmecisi Ali Sayar, Tansu Çiller ve arkadaşları için Türk musikisi çaldı. Tansu Çiller gece boyunca Başbakan Tayyip Erdoğan'ın son günlerde sürekli dinlediği 'Ey Şuh-i Sertab'ı dinledi. Üstelik hani biz gece kulüplerinde yaparız ve "Bundan sonraki şarkı bizim" deriz ya, işte Tansu Hanım ve arkadaşları da her şarkı sonrasında "Bundan sonraki şarkı benim" diye şarkılardan fal tuttu. Bu arada Tansu Çiller iftar tabağını bitirdikten sonra levrek ve biraz da doğum günü pastası yedi. Ama 3-5 çatalla sınırlıydı tüm yedikleri.
ÇAĞATAY VE FIRAT bir mekânda olursa...
BODRUM tuhaf bir yer. Hafta sonu, hafta içi dinlemiyor. Her an her yerden birileri çıkabiliyor. İlk gecede 'Fatmagül'ün Suçu Ne?' dizisinin oyuncusu Fırat Çelik'le - 'Adını Feriha Koydum' ve tabii Berrak Tüzünataç'la şezlong olayına damga vuran Çağatay Ulusoy aynı mekândaydı. Tabii kızlar da peşlerinde. Şöyle bir görüntü düşünün: İkili selamlaştı, sonra biri bir köşede diğeri bir köşede eğlenmeye başladı. İkilinin etrafı kalabalık. Arkalarında da kızlar topluluğu. Kendilerini gösterebilmek için yanlarına gelip dans ediyor, çarpıyor, sıkıştırıyorlar. Telefon numaralarını ceplerine koyuyorlar. Bu görüntülere çok alışkınım. Dönemin yakışıklı oyuncusu bir mekândaysa hiç şansı yok. O gece hem çok mıncıklanacak, hem çok tacize uğrayacak hem de sabah kalktığında cebinde bir sürü telefon bulacak. Böyle bir durum.
Şükür, yeni konumuz oldu
"HÜLYA Avşar'dan jüri başkanı olur mu?" tartışmaları hız kesmedi. Anlayacağınız nur topu kimi bir konumuz oldu. O jüri başkanı olunca çekilenler mi dersiniz, sesini yükseltenler mi... Aman aman pek güzel oldu. Zaten Hülya Avşar bir şeye elini attı mı tamam, ahali başlıyor konuşmaya. O yüzden bu olay bizi bir hayli oyalar. Sonra gelir yenileri. Ama jüri olayı bir hayli oyalar söyleyeyim. Bu sene de Portakal'ımız pek şanslı. Çok kez kendinden söz ettirecek. Şimdiden Google'a 2012 Altın Portakal yazdığınızda hep Hülya Avşar çıkıyor bilginize. Yani daha festival başlamadı bile, başladığı anı hiç düşünemiyorum.
Siz uyurken...
■ 03.00, üç kadın denize girmiş. O an iskelede onları izleyen bir erkeği de denize çağırıyorlar. Ama çocuk denize girmek istemiyor. E akıllı tabii, neden girsin ki! Sonuçta gecenin bir yarısı. Öyle filmler var ki, hatırlayın, gece denize girince hep kötü sonla noktalanıyor. Ama kadınlar çok cesurdu doğrusu.
■ 02.30, Fidel'de bir kız 10 kez DJ kabinine gidip Kenan Doğulu'nun 'Doktor' şarkısını istedi. Etrafındaki insanlarda "A yeter, böyle şarkıyla olmaz, sen git doktora" diyerek kıza yüklendiler. Bence de olayı şarkı çözmez, doktora gitmek şart.
■ 04.00, Shipahoy'da bir kız bar üstünde oturmuş gelene gidene sataşıyor. Sonra bir anda önündeki çocuğun kucağına atladı. İkisi de düştü haliyle. Yani güleyim mi, ağlayayım mı derken pes edip uyumaya gittiğimi itiraf etmeliyim.