Empati boşa, asla o acıyı ANLAYAMAYIZ
“RESMİ evraklara göre birinci sınıf bir işyeriyiz” diyor işyeri sahibi. Peki ama bu resmi evraklar tam olmasaydı ölüm sayısı kaç olacaktı? Bu mudur? Böyle midir? Türkiye’de neden insan sevilmez? Ya da Türkiye’de insan kendini neden sevmez? Aslında en önemli soru bu. Azrail’den kurtulmuş nefes almanın ne kadar önemli olduğunu bile fark edemeyecek kadar başkalarına hizmet etmek öğretilmiş madenci kendini, canını düşünmeden devletin sedyesini düşünüyor. Sedyeyi kirletmemek için çizmesini çıkarmayı teklif ediyor. Ama ona hiç kimse “O sedye senin. Sen kendini sev. Kendine değer ver. Devlet büyüklerini sen oyun ile başa getiriyorsun. Sana hizmet etmek zorunda. Senin hayatını korumak, kollamak zorunda” dememiş ki. Neden? Neden anneler, babalar çocuklarını böyle yetiştirmez? Neden çocuklarının hakkını aramasını öğretmez? Hoş bu memlekette hakkını arayanlar çok güzel susturuluyor ama şunu bir kez daha gördük ki, birileri sustukça ve susturuldukça daha çok acı yaşanacak bu ülkede. Gerçekten koltuklarımızda oturarak oradaki acıyı anlayamayız. Ateş düşen ailelerin yaşadıklarını tahmin bile edemeyiz. Çocuğunu kolundaki dövmesinden tanıyan babanın, “Oğlum çatık kaşlıydı. Yüzündeki kömürü sildim. Çatık kaşından tanıdım. Bir de kulaklarından” diyen babanın, ananın acısını hiç bir zaman anlayamayız. Yani diyeceğim odur ki, üç gün yas tutalım. Müziği kapatalım, eğlenceyi durduralım. Ağlayalım, zırlayalım. Ya üç gün, hadi üç hafta sonra. Unutacağız.
BU İSYAN BU ACININ FITRATINDA VAR
Bu memlekette insan sevilmez. İnsana değer verilmez tamam ama bari devlet büyüklerimiz bu acılı zamanda biraz sabırlı olsa. Acılı ailelerin isyan etmesi, bağırması, ağlaması, devlet büyüklerini görünce “İstifa” demesini susturmasalar. Malum bu isyan bu acının fıtratında var. Bunu da göz ardı etmemek gerek. Keşke bu isyanı kimse bastırmaya çalışmasa, keşke hiçbir devlet büyüğünün koruması, devreye girmese. Acılı ailelere şiddet uygulamasa, keşke gaz sıkılmasaydı. Bırakın bari bu acılı günlerde hayatını kaybeden aileler acılarını içlerine gömmese. Bağırıp, çağırsalar. Acılarını biraz olsun dışarıya atsalar. Nasıl olsa kimse istifa etmeyecek. En azından acılı ailelerin elini tutup sarılsalar. Bari görevlerini biraz sevgi göstererek yapsalar.
ARTIK SON OLSUN
TÜRKIYE’de hiç kimse Soma’da yaşamını yitiren maden emekçilerinin ailelerini, açta bırakmaz, açıkta da bırakmaz. Hem Türkiye Cumhuriyeti devleti hem de Türkiye’de yaşayan herkes Soma’da madencilerin geride bıraktığı emanetlere sahip çıkar. Buna hiç kimsenin şüphesi yok. Ama artık hayatını kaybeden madencilerin çocuklarının kaderleri değişsin. Kaderleri babaları gibi olmasın. İşte bunun için Soma’yı unutturmamak için Türkiye’de yaşayan herkes sorumludur. Herkesin görevi ve görevleri vardır. Artık bu acılar son olsun.
MAZERET YOK
Kimsenin ne tiyatro ile ne gösteri ile ilgilenecek durumu var şu sıra. Biliyorum ama şu son birkaç gündür yaşadıklarımız hep kendimizi sevmememizden, değer vermememizden kaynaklanıyor. Ama eğer siz kendinizi sevmiyorsanız, kendinize değer vermiyorsanız, başkaları için yaşıyor ve hatta çocuklarınızı öyle eğitiyorsanız kendinizi değiştirin. Bunu tek başınıza yapamıyorsanız Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri alanında lisans, Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Anabilim Dalı’nda yüksek lisans ve Yönetim Bilimleri alanında doktora yapan Doktor Şaban Kızıldağ’ı izleyin. Şaban Kızıldağ’ı izlediğim dakikalarda Soma’da bu acı yaşanıyormuş. Oyun sonrası Kızıldağ’ın oyunda anlattıkları daha da büyük anlam kazandı. Biz kendimizi sevmiyoruz efendim. Kendimize değer vermiyoruz. Vereni de eleştiriyoruz. Hakkını arayanı da küçümsüyoruz, susturuyoruz. Bunu yapmamak için yardım alın Doktor Şaban Kızıldağ’dan. Biz halk olarak görüntüye de pek önem veririz. Kıyafet ile, yakışıklılığı, güzelliği, çirkinliği ile insanlara değer biçeriz. İşte sırf bunu bile yok etmek için Şaban Kızıldağ’ı izleyin. Soma’da yaşadığımız acının, dramın, insanların değersizliğinin büyüklüğünü anlamak için izleyin.