Kulüp takımı mı Milli Takım mı?
FUTBOLDA kim ne derse desin Dünya Kupası'ndan daha büyük bir organizasyon olduğu söylenemez. Her teknik adam ve her futbolcunun hayalinde mutlaka Dünya Kupası vardır. 2002 yılına bir gidelim. Türkiye, Kore'de yapılan Dünya Kupası'na katıldığında hepimiz oraya şartlanmamış mıydık? Günlük programlarımızı Milli Takım'a göre yapmıyor muyduk? Orada alınan her başarılı sonuçtan sonra mutlu olmuyor muyduk? Sokaklara dökülmüyor muyduk? Peki, şimdi ne değişti?
Andorra maçını kalabalık bir grupla seyrettim. Ekrana bakanların sayısı, bakmayanların üçte biri. Düşünün bir milli maç oynanıyor, çoğunluğun umurunda değil. Herkes düşmüş Fenerbahçe, Galatasaray muhabbetine. Seyirci de farklı değil. Milli Takım, Dünya Kupası'na gitmiş gitmemiş kimin umurunda? Galatasaray, İspanyol Real Madrid'i elesin; Fenerbahçe, İtalyan Lazio'yu geçsin yeter. Böyle mi olmalı? Hani bizim milli değerlerimiz? Hani bizim bayrak aşkımız, milli duygularımız?
Sonra oturup böyle bir ortamda; o oynasaydı, bu oynasaydı, teknik direktör Avcı şöyle yapsaydı, böyle yapsaydı diye ahkam kesiyoruz.
Görünen o ki kulüp takımları, artık Milli Takım'ın önüne geçmiş.
Bir ülkede kulüp takımları, milli takımdan öndeyse, o ülkenin milli takımının herkesten geride kalışına da kusura bakmayın kimse şaşırmamalı...
Nerede bayraklar nerede milli formalar?
Milli Takım ve kulüp takımı derken, yine maç gecesine dönelim. Şükrü Saracoğlu Stadı’nın tribünleri dolu ama renkler çok farklıydı. Sırtına tuttuğu takımın formasını geçiren maça gelmiş. Tribünlerde yeterince Türk Bayrağı yok. Bu nasıl fanatizmdir anlamak mümkün değil. Aynı gece Hollanda – Romanya, Fransa – İspanya maçlarını seyrettim. Tribünlerde bir tek kulüp formasına rastlamadım. Bir günlüğüne de olsa kırmızı beyaz forma ya da bayrakla maça gitseniz ölür müydünüz? Diyarbakır’da “Türk Bayrağı yok” diyenler, Şükrü Saracoğlu Stadı’ndaki bu renk cümbüşüne ne diyecekler merak ediyorum.
Özaydınlı yönetime mi girdi?
Son zamanlarda dikkat ediyorum, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın yanında hep eski yönetici Murat Özaydınlı var. Kasımpaşa lig maçından sonra başkan saha içinde, peşinde Özaydınlı var (sahaya girme izni var mı bilmiyorum). Fenerbahçe Başkanı, Bayan Basketçileri Moskova'da yalnız bırakmıyor; Murat Özaydınlı da orada. Tribünde, soyunma odasında hep var. Başkan Aziz Yıldırım'ın yanında çoğunlukla yönetimden kimseler yokken, Özaydınlı görev başında (!) Acaba Murat Özaydınlı yönetime girdi de benim mi haberim yok? Bunları neden yazdım izah edeyim. 3 Temmuz sürecinde ismen ve cismen ortalıkta gözükmeyen, bizim kadar bile Metris'e uğramayan Özaydınlı ne oldu da birden piyasaya çıktı? Bunu merak eden çok kişi var. Dostluklar, arkadaşlıklar ve Fenerbahçe aşkı, sadece iyi günde olmaz. Benden hatırlatması...
Tatile devam
Macaristan maçından sonra yine tahmin ettiğim oldu. Abdullah Avcı ve arkadaşları görevlerine devam
ediyorlar. İç sahadaki Romanya ve deplasmandaki Macaristan maçlarından sonra “İstifa etmeyecekler” demiştim. O gün de haklı çıktım, bugün de. Sonraki maçlar 6 ay sonra. Tatile devam... Hem de dolgun maaşla.
Hey gidi günler hey
12 Eylül sonrasında Kenan Paşa'nın (Evren) talimatıyla, Türkiye Kupası'nı alan Ankaragücü, ikinci ligden birinci lige çıkartılmıştı. Başkent ekibi yıllarca kim ne derse desin ligin en renkli takımlarından biri oldu. Ateşli taraftarı onu hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Ankaragücü şimdi, 2. lige düşmeme mücadelesi veriyor. Tüm imkansızlıklara rağmen direniyor. İkinci lige düşmeme mücadelesi veren bir başka köklü takım ise İzmir'in Göztepe'si. Birinci ligde olduğu yıllar rakiplerinin korkulu rüyası olan, büyüklere kafa tutan, şampiyonluk bile kovalayan Göztepe, şimdi kendi liginde kalmaya çabalıyor. Bizleri Avrupa kupalarında da başarıyla temsil etmiş olan Göztepe, Türk futboluna da önemli yıldızlar kazandırmış bir kulüptü. Puan cetveline göz atıyorum; Boluspor'u, Denizlispor'u, Samsunspor'u, Adanaları görüyorum. Hepsinin hedefi öncelikle kendi liglerinde kalmak. Tekrar Süper Lig'e dönerler mi bilemem. Onların bu halini görünce de ister istemez, "Hey gidi günler hey" demekten kendimi alamıyorum. Haksız mıyım?