Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Christie’s’de satışa çıkan ve Türkiye’de de epey gündem olan Fatih Sultan Mehmet portresini satın aldı.
İyi bir iş mi yaptı?
İyi bir iş yaptı.
Daha doğrusu iyi bir iş yaptığını Anadolu Ajansı ve Sabah gazetesi sayesinde anlamış bulunuyorum.
Açıkçası ben daha önce de satışa sunulan bu eserin her zaman gereğinden fazla abartıldığını düşündüm. Nedeni de şu.
Bu tablodan bahsedenler genelde bu eseri gerçekten Bellini tarafından yapılan ve İngiltere’de National Gallery’de sergilenen diğer Fatih portresi ile karıştırırlar.
Kasım 1480 tarihli o portrenin dahi Bellini’ye ait olduğu yüzde 100 değildir.
Ama ona ait olduğuna neredeyse kesin olarak inanılır.
Oysa bu satılan tablo Bellini’ye ait değildir ya da bunu gösteren hiçbir işaret yoktur.
Bilinen, ünlü tablonun çağdaşıdır ama kime ait olduğu belli değildir.
Ressam bir aile olan Bellinilerin atölyesinden çıktığı iddia edilir.
Zaten eseri satın alan ve çok doğru bir iş yaptığı anlaşılan İstanbul Büyükşehir Belediyesi de son derece gerçekçi bir biçimde eserin Bellini’ye ait olmadığını ama ailenin atölyesinden çıkmış olabileceğini açıklamış, Türkiye’de alıştığımızın aksine yalana dayalı bir böbürlenme içine girmemiştir.
Eserin Bellini’ye ait olduğu vurgusu daha çok sosyal medyada olayı kutlayanların palavrası olarak göze çarpmaktadır.
Yapılan işin, iyi ve etkili bir satın alma olduğunu ise devletin resmi haber ajansı AA’nın tablonun satıldığını haber yapması ama satın alanın İBB olduğunu habere koymamasıyla anlıyoruz.
Keza yarı resmi Sabah gazetesi de tabloyu alanın İBB olduğu bilgisini gizleyerek, İBB’nin doğru ve önemli bir iş yaptığını kanıtlayan ikinci bir etken oldu.
Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu üyesi Korkmaz Karaca ise bu satın almayı yapan belediyeyi kutlayarak, doğruyu yapan isim oldu.
Açıkçası Anadolu Ajansı ve Sabah gazetesi de Karaca gibi bu işi kutlasaydı İstanbul Belediyesi’nin doğru bir iş yaptığından bu kadar emin olamayacaktım.

Osmanlı’yı bir devletten bir imparatorluğa çeviren büyük, hatta en büyük Sultan, 2. Mehmet’in yani Fatih’in Batı’ya olan ilgisi sır değildir.
Şimdi üzerinde konuştuğumuz portreler de onun bu ilgisinin bir sonucu olarak bugün var olabilmiştir.
Ressam Gentile Bellini, Fatih Sultan Mehmet’in Venedik ile yaptığı barış anlaşmasının bir parçası olarak İstanbul’a yollanmıştır.
İtalyan sanatına ve yeni yeni başlayan Rönesans’ın resmine ilgisini gizlemeyen büyük Sultan’ın talebiyle.
Dönemin İtalyan şehir devletlerinin yöneticileri zaten ilişkide oldukları ülkelerin liderlerinin ve yöneticilerinin portrelerini yaptırmayı severler ama belli Fatih Sultan’ın isteği üzerine gelmiş ve hem Saray ahalisinin, hem İstanbul’un hem de Sultan’ın portrelerini yapmıştır.

Bu portreler çalındı mı?
İyi de, Saray’a ait olan bu portreler nasıl olmuş da Saray dışına çıkmış, Batı’ya, İngiltere’ye kadar gitmiştir.
Bununla ilgili “Çalındı” iddialarına inanmayın.
İnanmayın çünkü nur içinde yatsın Halil İnalcık hocamız bunun doğrusunu anlatır ve yazar.
Fatih tarafından yaptırılan ve toplanan bu ve bunun gibi pek çok resim, Fatih’in ölümünden sonra Saray’dan çıkarılmış ve pazarlarda satılmıştır.
Çıkaran ise Fatih Sultan Mehmet’in alkol ve afyon bağımlısı iken tövbekar olarak oldukça sofu bir hayat sürmeye başlayan oğlu 2. Bayezid’dir.
Bayezid, dinen yasak olduğuna ve şeriata aykırı düştüğüne inandığı için Saray’daki tüm benzeri sanat eserlerini Saray’dan atmıştır.
Halil İnalcık’ın iddiasıdır, benim değil.

Hükümete yakın medyada Ahmet Davutoğlu’na yönelik kızgınlık bitmiyor.
Dış politikada, özellikle Ortadoğu’da ama genel olarak tüm dış politikada içine düştüğümüz sıkıntılı durumun Ahmet Davutoğlu’nun eseri olduğu yazılıp duruyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da hem Başbakanlığı, hem Cumhurbaşkanlığı döneminde yanlış yönlendirenin Davutoğlu olduğu söylenerek eski Başbakan lanetleniyor.
Bu söylemin yanlış olduğunu iddia edemem.
Davutoğlu dönemi dış politikası başarısızdır. Doğru.
“Önce Abdullah Gül, sonra da Erdoğan ona güvenerek yanlış yapmıştır” söylemi de doğru olabilir.
Ona da itiraz etmem.
De...
Peki siz neredeydiniz o zaman ey hükümet medyası.
Bu Davutoğlu değil bakan, daha başbakan danışmanı iken yaptıklarının ve önerilerinin yanlış olduğunu yazmaya başladım.
Bakan olduğu zaman da eleştirilerimi sürdürdüm.
Peki şimdi Davutoğlu’nu suçlayanlar o gün ne yapıyordu dersiniz!
Ne yapacaklar her zamanki işlerini.
Davutoğlu’nu öve öve bitiremiyor, yaptıklarını göklere çıkarıyorlardı.
Davutoğlu’nun hatalarını yazan beni ise yerin dibine sokuyorlardı.
Haliyle Davutoğlu da bunca övgüden dolayı hatasını göremiyor, aleyhinde yazan tek kişi olarak benim hatalı olduğumu, hatta onun başarılarını göremeyen bir aptal olduğumu düşünüyordu muhtemelen.
Halbuki o gün onu yere göğe koyamayan bu sözde gazeteciler o gün doğruları görebilseler ve yazabilselerdi Davutoğlu belki hatalarından dönerdi.
O dönmese bile en azından sicil amiri bu kadar uzun süre ve rahatça kandırılamazdı!
Demek ki neymiş.
Doğruları yazmakta fayda varmış.
Ama zamanında.
Haberiniz olsun, gidince arkasından yazarak komik oluyorsunuz.
Hatta edepsiz ve adapsız oluyorsunuz.

Sonunda şahane bir yasal düzenleme yapılıyor.
Artık adının önünde profesör yazsa da, yazmasa da hiç kimse çıkıp abuk sabuk konuşamayacak, “Şunu yerseniz ölürsünüz, bunu yemezseniz geberirsiniz, bu kanser yapar. Öbürü iktidarsızlığa neden olur” gibi saçma sapan kafa karıştıramayacak, insan sağlığı ile oynayamayacak.
Emin olun bu adamlar ve kadınlar yüzünden hep beraber kafayı yedik.
Medyamız da bu büyük sorumsuzluğa ortak olduğu için tamamen şaşırdık.
Bir yerde “Çok yararlı” denilen şey bir başka yerde “Öldürücü” olarak lanse ediliyor, birinin sözde araştırmalar sonucu “Hayat iksiri” olarak tanıttığı gıda, diğerinde “Ömür törpüsü” olarak gösteriliyordu.
Hatta aynı yayında iki gün ara ile aynı gıda hakkında 180 derece farklı iki haber görüp kafayı sıyırabiliyorduk.
Şimdi bu iş zapturapt altına alınıyor.
Gıda Bilim Kurulu oluşturulacak ve bu nevi iddiaları ortaya atanlar bu kurula çağırılacak.
“Kanıtla” denilecek.
Kanıtlarsa amenna.
O gıda yasaklanacak.
Kanıtlayamazsa, sadece spekülatif bir söylem yapmışsa 50 bin TL ceza ödeyecek.
Bu elbette çare değil.
Ama en azından bir nebze de olsa kafamızı rahatlatır.

Dün “AK Parti’den önce olmayan şeyler” diye yazıp Özlem Zengin’in “AK Parti’den önce kadının değeri yoktu” cümlesini eleştirdim ya...
Bazı muhafazakar okurlar “Onu kast etmiyor. Başörtülü türbanlı kadınların yeri yoktu toplumda ondan bahsediyor” diye uyardılar.
Ondan bahsediyorsa, onu söyleyecek arkadaşlar.
Biz onun cümlelerinden mana çıkaracak değiliz.
Açık konuşacak.
“AK Parti öncesi başörtülü kadınlarımız bugünkü gibi her haktan faydalanma imkanına sahip değillerdi” cümlesini kurmak çok zor olmasa gerek.
O durumda biz de “Evet haklısın” der susardık.
Mesele şudur.
Bu Cumhuriyet bir devamlılıktır.
Her gelen yönetim üstüne bir şeyler koyar.
20 yıl yönetimde kalanın da epeyce bir şeyler koyması çok doğaldır.
Zaten “Çok iş yaptılar” dedim.
Bazıları da buna takılmış “Ne yaptılar ki!” diyerek.
Onu da yarın yazarız.

Merak etmekten vazgeçmediğimiz müddetçe.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • chaghri 1 ay önce Başörtülü yada başörtüsüz, kadın kadındır. Kadınlar arasında ayrım yapmak, bütün kadınlara hakarettir.
    CEVAPLA
0:00 / 0:00