Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Dünkü yazımda bir hata olmuş. Sapık tarikat şeyhinin taciz ettiği kız çocuğu 12 yaşında değil taciz sırasında 11 yaşında imiş.

Şeyhin, kızın babası ile yaptığı konuşmayı dinleyince emin olun midem bulandı, tansiyonum çıktı.

Kim bilir memleketimin hangi köşelerinde benzer daha ne olaylar yaşanıyordur diye düşündüm.

Biz bilimden, medeniyetten falan bahsediyoruz.

Ne kadar saçma sapan bir uğraş içinde olduğumu fark ettim.

Şeyhin tacizine uğrayan kızın babasını dövmeye kalkan müritlerin olduğu bir yerde medeniyetten, bilimden söz etmek.

Ne beyhude bir uğraş.

Bu arada yıllardır bu sapık adamın peşine takılıp giden tarikat, şimdi açıklama yapıyor: “O zaten bizim şeyhimiz değildi.”

Neyinizdi peki!

Biliyorum da söylemeyeyim burada.

Ayıp olur.

Rezillik ortaya çıkıncaya kadar pek memnundunuz oysa kendisinden.

Size yol gösteriyordu, tabii gösterdiği başka şeyler de olmuş o ayrı.

Şimdi birileri de çıkıp buna rezile “sahte şeyh” falan diyecektir.

Sakın demeyin.

Sahte mahte değil.

En hakikisinden şeyhti düne kadar.

Yakalanıncaya kadar hakiki, yakalanınca sahte.

Yemezler.

Neredeyse 1 yıl kadar önce İstanbul Maslak’taki Atatürk Oto Sanayi sitesine doğru gidiyorum otomobille.

Yanda çok şık bir binanın inşaatı bitmek üzere.

Türkiye’nin TOKİzede olduğu, dört bir yanımızı birbirinden çirkin binaların sardığı, mimari felaket diyebileceğimiz binaların büyük bölümünün kamu binaları olduğu memleketimizde “vaha” gibi bir bina.

Sade ama şık bir Türk mimarisi.

Bir iki yerinde çok şık çini dokunuşları olan, temiz çizgili abartısız bir bina.

“Ulan bu ne güzel bina?” dedim kendi kendime.

Oto sanayideki ustalara sordum, “Bu ne binası diye”  yanıtladılar.

“Fatih Abi, MİT İstanbul binası olacakmış. Epeydir sürüyor yapımı” dediler.

Ben de biraz soruşturunca binanın MİT binası olduğunu öğrendim ve binayı çok beğendiğimi anlatan bir yazı kaleme aldım.

Yazıyı yolladım gazeteye, bir süre sonra telefonum çaldı.

Arayan gazetenin hukuk bürosu.

“Fatih Bey, bu yazıyı yayınlamanızı sakıncalı buluyoruz. Söz konusu MİT olunca güvenlik gerekçeleri ve gizlilik nedeniyle hakkınızda dava açılabilir. Yazıda da mimariyi övmekten başka bir şey yapmamışınız ama yine de yayınlamamak daha doğru olur. Boşu boşuna hapse girmenizi istemeyiz.”

“Bundan dolayı hapis mi olur?” diye sinirleniyorum.

“Bahane bulmak isteyene olur” yanıtını alınca yazıyı yayınlamama kararı veriyorum.

Aradan birkaç ay geçiyor.

Benim yazmam halinde devlet sırrını ifşa etmekten ve gizli kalması gereken bilgiyi paylaşmam olarak yargı önüne çıkmama neden olacak bina alay-ı vala ile televizyondan naklen yayınlarla açılıyor.

Hemen telefona sarılıp bizim avukatları arıyorum.

“Bana yazdırmadığınız bina canlı yayında detaylı biçimde yayınlanıyor” diyorum.

Karşılıklı gülüşüyoruz.

Çünkü biliyoruz ki, Türkiye’de suç olan fiil değil, özne artık.

Bunu niye mi yazıyorum.

Benzer bir şekilde Odatv internet sitesi 200 güne yakın bir süredir yasaklı.

Ve daha vahimi iki çalışanı yargılanıyor.

Niyeyse biri tutuklu, biri tutuksuz.

Bir garip Adalet anlayışı var memleketimin.

Hem güldüren, hem ağlatan.

Tutuksuz yargılanan gazeteci kardeşimiz Barış Terkoğlu, aynı suçtan tutuklu yargılanan bir diğer gazeteci Barış Pehlivan’ın Silivri’den bana yolladığı bir mektubu ulaştırdı.

Ben de paylaşayım dedim:

“Tecrit hücremde acil durum butonu var.

Düşünürüm bazen; içeride başıma bir şey gelse o butona basıp yardım çağırabilecek halde olur muyum?

İşte hukuk da o buton gibi benim için.

Kendimi güvende hissetmem için kağıt üstünde var. Ama varoluş amacı, ihtiyacım olduğunda kullanabileceğim anlamına gelmiyor.

Bir de zaten benim kalkanım değil, aksine korumasız bırakmak için üzerime doğrulan bir silahsa “hukuk” , masallar yasalardan daha inandırıcı geliyor.

Sahi, devlet hiç kumpas kurdu mu size?

Bana iki kez kurdu, hapse girdim.

Hapiste kalasınız diye hiç özel yasa çıkarıldı mı adınıza?

Benim için çıkarıldı, kaldım.

Şimdi...

187 günlük tecritten sonra 9 Eylül’de tekrar hakim karşısında olacağım.

Farkındayım; gazetecilik uğruna ödenen bedelde ne ilkim ne de son...

Yüzyıllar önce Voltaire demiş:

‘Bir gün her şey çok iyi olacak, umudumuz bu;

Bugün her şey çok iyi, yanılgımız da bu.’

Bu umut ve gerçekçilikle Silivri'den selamlar...

Barış Pehlivan”

Ne diyeyim bilemedim.

Özneye göre suç icat edilmeyen günleri görürüz inşallah.

Ben 57 senedir pek görmesem de!

Bir gün.

İnşallah!

Son günlerde en çok karşılaştığım soru “Yunanistan’la savaşacak mıyız, Ege ve Doğu Akdeniz’de çatışma olur mu?”

Her duyduğumda gülüyorum bu soruya.

Merak etmeyin, Yunanistan’la savaşmayız.

Başkalarıyla da.

Doğu Akdeniz’de ve Ege’de birbirine diş gösteren donanmaların hepsi NATO’ya bağlı.

Bunların birbiriyle savaşması pek mümkün görünmüyor.

Hele hele Türk-Yunan savaşı hayli uzak ihtimal.

Peki bu gerilim niye?

İşin gaz boyutu falan var ama Yunanistan’ın yalancı pehlivan gibi diklenmesinin asıl nedeni “ekonomi.”

Zaten pek bir üretimi olmayan ve turizm ile AB fonlarından geçinen Yunanistan’da corona nedeniyle turizm felce uğrayıp ülke ekonomisi son çeyrekte yaklaşık yüzde 14 küçüldü.

Tabii Yunan hükümeti meseleyi coronaya yıkmaya çalışıyor ve bunda haklı ama ondan önceki iki çeyrekte de ülke ekonomisi yüzde 2’ye yakın küçülmüştü.

Corona zaten kötü giden ekonomiye bir darbe daha vurdu ama en azından hükümete de “bahane” sağladı.

Yine de aç kalan parasız kalan halk kolay kolay bahane dinlemez.

Mideye bahane anlatamazsınız.

Yunanistan işte bu yüzden gereğinden fazla bir diklenme içinde.

Hem iç kamuoyunu etkilemek, hem de AB’den ekonomik destek de alabilmek için.

O yüzden çok da meraklanmayın.

İtiş kakış olur, savaş olmaz!

Ülkemiz bizi her gün hayal kırıklığına uğratmadığı zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • oaltintas 22 gün önce BÜYÜK SAVAŞ KESİN ÇIKAR sonra Küçük Savaş girer Avusturya ya 2 gol atar maçı bitiririz
    CEVAPLA
  • nihonjin 23 gün önce Keşke tarikatlara bağış toplama kurs okul dergah açma yasaklansa enazından belediye başkanları toplarken yasaklanmıştı...
    CEVAPLA
0:00 / 0:00