Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Sevgili okurlar, mesele sadece bir kitabeye babasının ismini yazdırmak değil.

Mesele çok daha vahim.

Tefessühün, aymazlığın, arsızlığın, umursamazlığın, fütursuzluğun dibine vurulmuş olması.

Geçmişte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve hatta ondan önce de Necmettin Erbakan’ın “gönüllü” şoförlüğünü yapmakla tanınan bir milletvekili İstanbul’da, Sultan Mahmut tarafından yaptırılmış bir çeşmeyi tamir ettiriyor.

Ne güzel değil mi, ecdada saygılı, tarihe muhabbetli bir davranış.

Çeşme tamir ediliyor ve çeşmenin üzerine Sultan Mahmut tarafından astırılmış ve yıpranıp, bir köşesi hasar görmüş olan kitabe de yenilikten payını alıyor ve yenileniyor.

Yazılar eski Türkçe harflerle yazıldığı için kimsenin dikkatini çekmiyor yeni kitabede yazılanlar.

Ta ki, birisi okuyup “Bu ne be!” deyinceye kadar.

Çeşmeyi tamir ettiren milletvekili, çeşmenin Sultan Mahmut tarafından 218 sene önce yazdırılan kitabesini yenilerken, kitabeye “Sahibül hayrat merhum Ahmet Zeki Çamlı ruhiçün el fatiha” cümlesini koyduruyor.

Ve sonra da bu durumu “Ne var yani bunda, Rahmetli babam da bu çeşmenin tamir edilmesi için çok uğraşmıştı” diyor.

Diyorum ya, mesele oraya Osmanlı Padişahının yerine adını yazdırmak değil.

Mesele bunu çok normal görmek.

“Ne var yani” diye tepki göstermek.

Sorarsan ecdada saygılı, Osmanlı’yla hürmetli...

Ama icraata bakarsan ha babası ha çeşmeyi yaptıran Osmanlı Padişahı.

İkisi de aynı kefede.

Bunu rahatça yapmak ve bundan utanmamak.

Tam aksine bundan gurur duymak.

Bizler için anlaşılmaz olan bu.

Yine de şükrediyorum.

Bu vatandaş selatin camilerden birini, mesela Süleymaniye’yi tamir ettirseydi eğer halimiz nice olurdu!

Düşünsenize İstanbul’da iki Çamlıca Camii olurdu.

Biri Çamlıca Tepesi’nde, diğeri Eminönü'nde.

Ama yine de Çamlıca Camii’nin kitabesini bir kontrol etmekte fayda var.

Belli mi, olur “Sahibül Camii Merhum Ahmet Zeki Çamlı” yazdırmış olabilir.

Doğrusu buna da şaşırmam.

Olursa da alacağımız yanıt belli: “Ne var canım bunda, normal!”

Güven tele konan kuş gibidir derler ya, teker teker konar, ürkünce hep birlikte uçar giderlermiş.

Fahrettin Koca’nın başına gelen de bu oldu anlaşılan.

Vaka sayılarını eskisi gibi açıklamaya başladığını söyledi ve arttırdı geniş bir kitle “Mızrak çuvala sığmamaya başlayınca böyle yaptılar ama hala eksik açıklıyorlar” diye düşünüyor.

Hele hele vefat sayılarına inanan hiç yok desem yeridir.

Açıkçası ben de vefat sayılarının açıklananın yaklaşık yüzde 40 üzerinde olduğunu zannediyorum.

Böyle düşünmemin nedeni ise PCR testlerinin yanılgı oranı.

Testlerde yüzde 60 civarında doğruluk var ise, corona negatif görünen ama aslında corona tedavisi görenlerin de listeye eklenmesi halinde sayı bu olur.

Tabii bu arada bir garabet daha var.

Sayma yöntemi değişti ve sayılar arttı ama 3,5 aylık eksiklik turkuaz tabloya yansıtılmadı.

Onu da merakla bekliyoruz.

Komplo teorisi ve misenformasyon sosyal medya döneminin ve post truth çağının en önemli unsuru oldu.

Hasta sayılarının gerçeğe daha yakın bir biçimde verilmeye başlanmasından sonra özellikle sosyal medyada şöyle bir şey dolaşmaya başladı. Özetle ve mealen şöyle: “Sayıları arttırmak zorunda kaldılar çünkü Dünya Sağlık Örgütü aşıyı bu sayılara oranla dağıtacak. Bunu yapmasalardı aşı alamayacaklardı.”

Bu kısmi gerçekle, büyük yalanın birleştirilmesiyle oluşturulmuş bir palavra.

Evet, Dünya Sağlık Örgütü’nün azgelişmiş, fakir ve dezavantajlı grupların aşıya erişimini kolaylaştırmak ve mümkün kılmak için yürüttüğü bir çalışma, bir girişim var ama WHO’nun (DSÖ) şu aşı alabilir, bu aşı alamaz, şuna şu kadar aşı verin, buna bu kadar diye bir yetkisi, bir yaptırım gücü yok.

Yani aşı üreticileri aşılarını üretip DSÖ’ye teslim ediyor da, onlar da dağıtımı yapıyorlar gibi bir durum yok.

Hele hele bugünkü hasta sayıları ile aşı oranı tam palavra çünkü ilaç şirketlerine aşı siparişleri aylar önce, sayıların en düşük olduğu yaz aylarında verildi.

Bugünkü sayılar ile verilmedi.

O yüzden bu palavralara inanmayın.

Şunu da ekleyeyim, bizdeki “Aşı herkese yetmeyecek” durumu tüm ülkeler için geçerli.

ABD’de de, AB’de de aynı tartışma yaşanıyor.

Tüm bu ülkelerde de öncelikli gruplar belirleniyor.

Mesela ABD’de sıradan vatandaşlara aşı sırasının en erken 2021 yaz ortasında geleceği tahmin ediliyor.

Galatasaray’da her şey dediğimiz gibi.

Galatasaray’ın çarıklı erkanı harp Başkanı Cengiz seçim tarihi verip “Aralık ortasında kulüp seçime gidecek” dediği gün şöyle dedim:

“O tarihte seçim meçim olmaz. Pandeminin zirve yaptığı günlerde İstanbul Valiliği’nin böyle bir seçime izin vermeyeceği aşikar. Burada maksat mali genel kurul yapmamak. Genel Kurul’a abidik gubidik işlerin hesabını vermemek. Zaten kısıtlamalar nedeniyle 65 yaş üzeri ve 20 yaş altı 3000 kadar üye bu tarihte seçime katılamaz ve hak kaybına uğrar. Bu da mahkemelik olur.”

Tam da dediğimiz gibi oldu.

Valilik Galatasaray’ın açıkladığı tarihte seçim yapamayacağını bildirdi.

Bunu benim bildiğim kadar, yönetim de biliyordu.

Aylardır her gün düzenli olarak Milli Piyango ile ilgili vatandaşlardan şikayet alıyorum. 

Sahtecilik iddiaları, tüketici aleyhine yapılan düzenlemeler, olasılık hesaplarının değiştirilmesiyle zarara uğratılan müşteriler, sahte çekilişler, hileli çekilişler. 

Bu iddialar ayyukta. 

Kimsenin güveni yok. 

İyi de ben ne yapabilirim? 

Olasılık hesabı değiştirilmiş oyunları göz göre göre, bile bile oynuyorsanız ben ne diyeyim. 

Sahtekarlık iddiaları ise kanıtsız, şüphe üzerine ortaya atılmış iddialar. 

Yapılacak tek şey var. 

Oynamayın kardeşim. 

Almayın. 

Herkesi aptal yerine koyanların aptal konumuna düştüğünü anladığımız zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00