Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Memleketimdeki pek çok şeyin peyderpey Katar’a satılması üzerine hele hele bir de Türkiye’nin gelecek açısından en stratejik varlıklarından biri olan “sularının” işletme hakkının Katar’a verilmesine oluşan tepkilere çok manalı bir yanıt veriliyor:

“Katar’a değil de Amerika’ya satılsaydı ses çıkarmazdınız.”

Buna özne üzerinden hedef saptırma denebilir ancak.

Buradaki asıl soru “Katar” değil.

Kafaları meşgul eden ilk soru “Niye” sorusu.

Katar’a veya başkasına, Türkiye’nin bu varlıklarını “Niye satıyorsunuz?”

“Türkiye’nin suları satılır mı?” sorusu ise bir diğer soru.

İster Katar’a, ister Katmaz’a.

Bir memleket suyunun işletmesini niye yabancılara devreder!

Bizden ya da sizden daha akıllı oldukları ve bizden daha doğrusu sizden daha iyi işletecekleri için mi?

Niye?

Katar’da para çok ve yatırım yapmak istiyor diyelim.

“Niye” Türkiye’de sıfırdan yepyeni bir yatırım yapmıyor, niye istihdama katkıda bulunmuyor, niye Türkiye’nin üretimini arttıracak, istihdamına katkı sağlayacak yepyeni bir yatırım yapmıyor da, sürekli hep varolan, Türk insanının kaynakları ile yaratılmış hazırları alıyor?

Gerçekten niye?

Ve tabii herkesin aklındaki soru? “Niye hep Katar? Dünyada başka ülke mi yok da her şeyimizi bu Katar’a satıyoruz”

Bu “Niye”nin cevabı da bilinmiyor.

Son soru ise niyesiz bir soru.

Bu satışlardan gelen parayı Türkiye’nin hangi stratejik yatırımı ya da büyüme hamlesi için kullanacaksınız, bir planınız var mı?

Yoksa bunu da Türkiye’deki Suriyelilere harcadığınız 50 milyar dolara mı katacaksınız?

Türkiye’nin suları nasıl satılır diye soranlara bir müjdem var.

Yakında yepyeni bir soru sormaya başlayabilirsiniz?

“Türkiye’nin tarımı nasıl satılır?” sorusunu.

Şaka yapmıyorum, gülmeyin!

Bir süreden beri Tarım Bakanlığı’nda yürütülen bir çalışma var.

Türk tarımını holdingleştirme çalışması.

İşi bilenler buna “Japon Modeli” diyorlar. Daha doğrusu eski bir Tarım Bakanı bunun Japon modeli olduğunu söylüyor.

Japon modeli derken Japonya’nın kendi isteğiyle, daha iyi olsun diye yaratıp uyguladığı bir sistem değil.

2. Dünya Savaşı sonrası Japonya’ya dayatılan bir sistem.

Bir anlamda “McArthur Sistemi”.

Ülkenin tarımsal üretimini, bu üretimi planlama ve yönlendirme araçlarını ve dış ticaretini uzunca bir süre ABD’nin kontrol etmesini sağlayan bir sistem.

Türkiye’de planlananın en olduğunu tam olarak bilmem mümkün değil çünkü bu çalışmalar  oldukça kapalı bir biçimde yürütülüyor ama Türkiye’de de tarımsal üretim, kamunun tarımdaki yatırımları ve kontrol mekanizmaları bir holding çatısı altında birleştirilmek isteniyor.

Bunun adı bile konulmuş: Semerat Holding.

Holdingleşme ile ilgili çalışmalar sızmaya başladığı zaman Tarım Bakanı “Böyle bir şey yok” demiş olsa da var olduğunu herkes biliyor.

Muhtemelen o gün Bakan’a “Türkiye’nin sularını satacak mısınız?” diye sorulsaydı ona da “Yok öyle bir şey” diyecekti.

Yarın da tarımımız satılırsa kimse şaşırmasın.

Yanıt muhtemelen “Amerikalılara satılsa bir şey demeyecektiniz ama” olacaktır.

Özne yönlendirme yöntemi ile yanlışları savuşturma yöntemi her yerde uygulanıyor.

Padişah hayratı çeşmeye babası adına kitabe yazdırma rezaletinde bile.

“Bu kadarı da olmaz” diyenlere troller şöyle yazmış:

“Cehape zihniyeti İstanbul’da Osmanlı eserlerin yıkarken sesiniz çıkmıyordu.”

Bu trollere şunu söylemem lazım.

İstanbul’da en fazla Osmanlı eseri ve en fazla tarihi eser Demokrat Parti döneminde yıkılmış, ortadan kaldırılmıştır.

Bilginiz olsun.

Bu arada Çeşmecibaşı Ahmet Hamdi Çamlı bana akıl vermiş, “Doğrusunu öğrenip yazarsan adam olursun” demiş.

Haklı.

Mesela o çeşmeyi yıkıp, yerine apartman yapanın Ahmet Hamdi Çamlı’nın babası olduğunu bilmiyordum.

Araştırınca onu da öğrendim.

Tam da Ebu-ala Maarri’in dediği gibi.

O terbiyeyi terbiyesizlerden öğrenmişti ya.

Ben de adam olmayı Ahmet Hamdi Çamlı’dan öğrendim.

İsrail göz göre göre gidiyor İran’ın göbeğinde bir bilim adamına suikast düzenliyor.

Açık açık.

Hatta önceden ilan ederek.

Başbakan Netenyahu’nun ağzından “Bu ismi unutmayın” diye zikredilen fizikçi Fahrizade Tahran’da öldürülüyor.

Bakıyorum da  medeni Batı dünyasından çıt yok.

Ne bir zayıf da olsa kınama ne bir “Höst daha neler” nidası.

Türkiye’nin FETÖ’cü hainleri kaçırdığı iddiası ile kıyameti koparanlar, İsrail’in bu eylemi karşısında sus pus.

Fransa’da polis yine ırkçı bir saldırıya imza attı.

Şaşırtıcı mı?

Değil.

Avrupa’da böyle olaylar oluyor.

Hep oluyor.

Fransa’nın devlet olarak yatacak yeri yok.

Geçmişi kadar bugünü de böyle lekelerle dolu.

Ama böyle bir rezalet, yani ırka, etnik kökene dayalı ve insan haklarına aykırı böylesine bir şiddet toplumun tepkisi ile karşılaşıyor.

Ve bugün Türkiye’de Fransa’nın yaptığı bu şiddete tepki gösteren kimileri, aynı şeyi Türk polisi bir Türk çocuğuna yaptığı zaman tepki göstermek bir yana polisi alkışlıyorlar.

Oysa medeniyet  böyle bir olayda öznenin kimliğine, fikrine zikrine bakmaksızın tepki göstermektir.

 

Her açıklamayı “Önemli açıklamalar” diye duyurmadığımız zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • nihonjin 2 ay önce Fatih bey Heybeliada pandemi hastanesinin son durumu hakkında malumatınız var mı ? Boşaltıldı mı ? Lütfen bir yazı kaleme alır mısınız ?
    CEVAPLA
0:00 / 0:00