Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Abdülkadir Selvi’nin ne yazdığından, Özkök kendisine yanıt verip bu yanıt da internet medyasına düşünce haberim oldu.

Selvi Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken, “Ben yetkiyi Kılıçdaroğlu’ndan değil halktan aldım” demiş.

Özkök de çok haklı biçimde “Sen yetkiyi halktan değil, o köşeyi patrondan aldın” diye düzeltmeye kalkışmış.

Selvi’nin “Ben yetkiyi halktan aldım” sözü aslında bir kısım medyanın meseleye bakış açısını gösteriyor.

Bunlar kendilerini “siyasi güç” ile o kadar özdeşleştirmişler ki, siyasi otoritenin halktan aldığı yetkiyi kendilerinin de aldığını zannediyorlar.

Bu aslında siyasi güce bağımlılıklarının itirafı.

Bilinçaltının ortaya çıkması.

Çünkü biliyorlar ki, kendilerini o köşeye oturtan, kendilerini oraya getiren siyaset.

AK Parti halktan aldığı yetkiyi, geniş kullanıp, medyaya da müdahale etmeye başlayınca Selvi ve benzerleri de o yetki ile o köşelere oturtuluyorlar.

O nedenle de oradaki varlıklarının nedeni olarak halkın iradesini görüyorlar.

Ancak yanılıyorlar.

Çünkü eğer yetkiyi halktan almış olsalardı o gazetelerin tirajları yerlerde sürünmez, 10-15 yıl önce 400-500 bin satan gazetelerin tirajları bugün 20-30 binlere düşmüş olmazdı.

O yüzden de Selvi ve benzerleri bilmeli ki, yetkiyi halktan alan kendileri değil.

Kavak ağacı altında serinleyip, kendini kavak ağacı zannetmek iyi bir şey değildir.

Ağaç yıkıldı mı altında kalırsınız.

Sevgili ağabeyim Vedat Milor’un sosyal medyada salgın yılına atfen yaptığı bir şaka, başına bela oldu.

Milor “Bu yıl yediğim en iyi yemekleri eşim Linda Milor ve ben yaptık. Bu ayıp tüm restoran sektörüne yeter” diye salgından dolayı dışarı çıkamamayı ti’ye aldı.

Bir anda sosyal medya linçine uğradı.

Ve dönüp bu linççilere laf yetiştirmeye, bunlara meram anlatmaya kalkıştı.

Aman Vedat Abi, boş ver.

Koy bir taraflarına rahvan gitsinler.

Bu hastalıklı ruhlarla uğraşılır mı?

Senin yerinde olsalar tüm yeme içme sektörüne kan kusturacak, avanta peşinde koşacak rezillere ne laf anlatmaya çalışıyorsun.

Bırak kendi çukurlarında debelensinler.

Senin şaka yaptığını anlamayacak kadar ahmaklarsa konuşmaya değmezler.

Yok anladıkları halde sana saldıracak kadar kötülerse hiç değmezler.

Bırak bu aşağılıkları.

Söv gitsin.

Övmeye gelenler gömmeye de koşmadığı zaman.

Geçmiş olsun.

Kötü bir yıl olarak hatırlayacağımız 2020 sona erdi.

Pek çoğumuzu işinden gücünden etti bu yıl, çok sevdiğimiz dostlarımızı, tanıdıklarımızı berbat bir hastalık yüzünden beklenmedik zamanda alıp götürdü.

Bazı sektörler büyük sıkıntılar çekti, bazıları hala çekiyor ve çekecek belli ki!

Bana göre bu felaket yılın tek iyi yanı sevdiklerimize daha fazla vakit ayırabilmemiz, çekirdek aileler olarak da olsa onlarla daha fazla vakit geçirebilmemiz oldu.

İşti güçtü derken günde birkaç saat ayırabildiğim eşimle, kızımla günleri, ayları geçirmek benim için yılın en iyi tarafıydı.

Belli ki, bunca sıkıntı arasındaki bu tek keyfi bir süre daha sürebileceğiz, en azından sürebileceğim.

Ve bugün ilk gününü yaşadığımız 2021’in neler getireceğini ise henüz bilmiyoruz.

Mutlaka sıkıntıları, zorlukları olacaktır yine.

Herkes gibi ben de bu yılın öncelikle sağlık getirmesini diliyorum.

Ama güzel ve yalnız ülkem için bir dileğim daha var.

2021’in ülkeme, ülkemin insanlarına “Neş’e” ve “Keyif” getirmesini her şeyden çok istiyorum.

Paradan, puldan ve belki de her şeyden çok ona ihtiyacımız var.

Çünkü galiba her şeyden çok onları kaybettik.

Çünkü ne para, ne pul, ne yollar, ne köprüler, ne havalimanları, ne de başka bir şey neşenin yerini tutmuyor.

Keyfimiz ve sağlımız yok ise hiçbirinin bir kıymeti yok.

Hepinize neş’eli yıllar diliyorum.

Geçen senenin son tartışmalı olayı, Fikri Sağlar’ın “Ben yargılandığım zaman türbanlı bir hakimin karşısına gittiğimde benimle ilgili haklarımı koruyacağı ve adaleti yerine getirebileceği konusunda şüphelerim var” demesi oldu.

Bu sözler beni 28 Şubat diye hatırlanan döneme götürdü.

O zaman da başörtülü kızların üniversitelerde eğitim alması ile ilgili engeller arttırılıyor, kızlar eğitim haklarını kullanamıyordu.

Benim o dönemin YÖK Başkanı Gürüz’e itirazım vardı hep.

Şöyle diyordum.

“Bu yapılan büyük bir haksızlıktır. Mesele kafanın dışı değil içidir. Aynı inanca ve belki de siyasal düşünceye sahip erkekler, inançları onlara başlarını örtmeyi emretmediği için rahatça okullarına devam ederken, kızların inançlarından ötürü kafalarının dışına bağlamak zorunda oldukları bir şey bahane edilerek eğitimden mahrum bırakılmaları haksızlıktır.”

Bugün Fikri Sağlar’ın söylediği de bundan farksız.

“Siyasallaşmış yargıya güvenmiyorum” demek başkadır, başı örtülü Hakime'ye güvenmiyorum demek bambaşkadır.

Çok açık bir cinsiyetçiliktir.

Aynı siyasi partinin, aynı fikir kulübünün, aynı derneğin üyesi bir Hakim ise güveneceksin.

Ama bu bir Hakime olduğu zaman güvenmeyeceksin.

Bunun adı “Cinsiyetçiliktir.”

Bunun adı “Kadına yönelik ayrımcılıktır.”

Evet bugün Türk halkının yüzde 70’e yakınının yargı ile ilgili güven sorunu var.

Ama Fikri Sağlar bilsin ki bunun cinsiyetle, başı açık veya kapalı olmakla hiç ama hiç alakası yok.

Başı açmak veya kapamak bir insanı ne daha güvenilir yapar, ne daha ahlaklı, ne daha adil, ne de daha iyi veya kötü.

Önemli olan Adalet’le Siyaset’i birbirinden mümkün olabildiğince uzak tutmaktır.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • leroytime_40 2 ay önce Mutlu ve neşeli insanlar özgürlülerine sahip cikanlardir.
    CEVAPLA
0:00 / 0:00