Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bu pazar günü sıkıcı siyasi mevzulara girmektense, daha eğlenceli ama bir o kadar da tartışmalı bir konuya, mutfağa girmek istedim.

Restoranlar kapılarını kapatıp, millet de zaruri olarak evdeki sofraya mahkum olunca mutfak ve yemek tartışmaları daha bir heyecanlı geçiyor.

Sağolsun, Sevgili Vedat Milor ağabeyim de sudan ama eğlenceli tartışma ve tartıştırmalarla mutfak meselesine neşeli bir boyut getiriyor.

Hal böyle olunca ben de mutfak üzerine 6-7 yıl önce yazdığım bir yazıyı yeniden gündeme getireyim dedim.

Belki tartışmalara bir nebze katkı sağlar:

“Türk mutfağı niye uluslararası hale gelemiyor sualine yanıt vermek için bazı başlıkları tartışmak gerek.

TÜRK MUTFAĞI NEDİR?

Birincisi şu: Türk mutfağı nedir? Böyle bir mutfak var mı? Bana göre Türk mutfağı yoktur.

Türk tarihine bakarsan, göçebe bir kültürdür ilk Türkler. Orta Asya’da at sırtında gezerken, özellikle de o meşhur akınlarına çıktıkları sırada boynuna dayadıkları kamışlarla atlarının kanını içerek durmadan yola devam ederdi. Etlerini eyerin altında sakladıkları dönemden kalan bir gelenek olduğu söylenir pastırmanın.

Buradan bir “eski mutfak” çıkmaz. Keza konar göçer dönemde yoğurt, kurutulmuş et, kurutulmuş yoğurt gibi yiyecekler ve toplanan otlar vardır. Burada da tam bir mutfaktan söz edemeyiz. Türk mutfağı dediğin, yerleşik dönemle beraber başlar ama hangi Türk mutfağı?.. Geniş bir coğrafyadan söz ediyoruz.

HANGİ TÜRKLERİN MUTFAĞI?

Hindistan’daki Türk imparatorluklarının mutfağı başkadır, Arap ülkelerindeki Türk imparatorluklarının mutfağı başkadır, Anadolu’daki Türk imparatorluklarının başkadır. Hepsi kurulduğu yöreden etkilenmiş ve oradaki yerel mutfaklardan oluşmuştur.

Ha eğer bahsedeceğimiz Anadolu’daki Türklerin mutfağıysa, daha doğrusu Osmanlı mutfağıysa buna da Türk mutfağı değil, olsa olsa İstanbul mutfağı diyebiliriz

Anadolu’da fakirlikten, halkın önemli bir bölümünün konar göçer yaşam tarzından kaynaklanan nedenlerle gerçek bir mutfak kültürü oluşmamıştır.

Güneydoğu’da ise Arap mutfağı doğrultusunda oluşmuş bir yemek kültürü vardır ama asla Türk değildir.

Türk mutfağı olarak kabul edebileceğimiz İstanbul mutfağıysa, göçebe bir kültürün yerleşik hale geçmesinden sonra oluşmuş karma bir mutfaktır ve Türk kültürünün büyük bölümü gibi ‘yazılı’ değildir.

Osmanlı coğrafyasının ortak mutfağıdır. Bizans, Yunan, Balkan, Arap kültürlerinin tümünden etkilenmiş bir mutfaktır.

REÇETESİ OLMAYAN MUTFAK OLUR MU?

Ancak eskiye dayanan bir Türk yemek tarifi geleneği yoktur.

Malzemeler bilinir ama bunların pişiriliş usulüyle ilgili bir reçete yazım geleneği yoktur. Bununla ilgili ilk gerçek çalışma 1880’lerde yapılmış diye bilirim.

Yanlış bilmiyorsam İsmail Paşa diye biri ‘Melce-i Tabbahin’ (Aşçılar Sığınağı) adlı bir kitap yazdırmış ve burada o dönemin yemeklerinin tarifi var. (Kitabı kaleme alan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocalarından Mehmed Kâmil Bey’dir.)

Osmanlı saray mutfağını da aslında bilmiyoruz. Çünkü burada da bir tarif yok.

Saraya yemek malzemesi olarak nelerin alındığını 500-600 yıl öncesine kadar bilebiliyoruz. Kayıtlar var ama bu malzemelerin nasıl pişirildiğiyle ilgili bir tarif sarayda da yok.

100 yıla yaklaşan Anadolu Türk geleneğinde yazılı yemek tarifi sayısı 10’u bulmaz herhalde.

Bunlarda da bir tutarlılık yok. Hepsi aynı yemeği farklı tarif ediyor. Bu da uluslararası olmak için ilk sorunu ortaya çıkarıyor. Standart bir Türk mutfağından söz edemiyoruz.

PAZARLAYABİLEN ‘BENİM’ DEMİŞ

Türk yemeği ne? Kimi Bizans, kimi Rum, kimi Makedon, kimi Balkan. Türk diyemiyorsun tam olarak. İmparatorluk toprakları paylaşılmış ama kültür ürünlerinden biri olan yemek paylaşılamamış. Her şey herkesin. Evrensel kültürel hegemonyası güçlü olan Yunanlılar, Türk mutfağı diye bildiğimiz şeyin önemli bir bölümüne zaten uluslararası alanda sahip çıkmış. Ortadoğu mutfağını bile Yunanlaştırmış.

Bir diğer mesele, pratik, yani yemeğin yapılma prosedürü. Türk yemeği kolay değil. Büyük bölümü tencere yemeği denilen türden. Bunun başka kültürlerde pazarlanması zor. Ekonomik olarak zor.

Önceden yarım pişirip saklanması mümkün olmayan bir mutfak. En fazla 12 saat saklayabilirsin. Sonra tadı bozuluyor. Sipariş üzerine imalatı ise uzun. Fransız yemeğinin soslarını önceden hazırlayıp sakla, eti 10 dakikada pişir, sosla ver. Kolay. Zaten Fransızın tencere yemeği de pek uluslararası hale gelememiş.

10 DAKİKADA KARNIYARIK YAPAR MISIN?

İtalya’da iş daha da kolay, makarnayı 10 dakikada pişir, sosla ver. Hadi yap bakalım 15 dakikada karnıyarık kolaysa. Önceden yapsan saklayamazsın.

Bir diğer unsur, yemeklerin ağır olması.

Yağlı, salçalı, yağı genelde fazla pişmiş yemek. Yemesi de kolay değil. Fransız da ağır gibi görünüyor ama farklı. Mesela, Fransız tereyağı kullanır ama yakmaz yağı. Bizde ise yağ yanar.

Yeniliğe de çok açık değil. Türk mutfağından füzyon yapmak zor. Deneniyor ama başarılı örnek çok az.

Modaya uymuyor yani. Olabilen zaten oluyor.

BİZİM OLANA SAHİP ÇIKAMADIK

Mesela döner artık uluslararası. Onu bile tam olarak sahiplenemiyoruz. Yurtdışında özellikle, büyük pazar ABD’de ‘Gyro’ diye satılıyor. Yunanlaşıyor.

Bir süre sonra başka coğrafyalarda “Alman döneri” denmeye başlarsa da hiç şaşırmayın.

Türkiye’de ise git bak turistik yerlerde Bursalı ‘İskender’i dahi , ‘Alexander the Great’ diye çeviriyorlar. Oluyor Yunan. Hadi bilemedin Makedon.

Bazı çorbalarımız uluslararası mutfaklarda yer bulmaya başladı ama çorba ile bir yere varmak da mutfak değil. O yüzden şansı az. Bak yanlış anlamayın, Türk yemeği yoktur demiyorum. Şahane yemeklerimiz var. Ben Türk yemeği hastasıyım. Şahane de yaparım. Ama yemek başka bir şey, mutfak başka bir şey.

Anadolu’nun zengin ve eski yerleşimlerinin yemek kültürü var, hatta mutfak kültürü de var. Antep gibi, Kayseri gibi, Bursa gibi, Hatay gibi. Ama pazarlayamamışız. ‘Mantı’, ‘tortellini’ diye İtalyan mutfağına giriyor dünya çapında oluyor, bizim mantı olamıyor. Olsa da ‘Turkish tortellini’ diyeceğiz anlatmak için. Keşke biz meşhur etseydik de İtalyanlar ‘İtalian manti’ demek zorunda kalsalardı. Ama yapamamışız.

KAHVE VE YOĞURT

Bırak mutfağı, biz kahvemize, kendi icadımız olan yoğurda bile sahip çıkamamışız.

Çay çok sevip çok tüketiyoruz ama Türkiye çayla 19. yüzyılda tanışıyor, yaygınlaşması 20. yüzyıl. Oysa biz aslında kahveciyiz. Yarın milenyumdur yani 16. yüzyıldan beri kahve içiyoruz. Avrupa, kahveyi Türkiye ile tanımış. Biz götürmüşüz. Bugün binlerce İtalyan kahvesi, Amerikan menşeli bir kahveci her köşeye dükkan açıyor, Birol Altınkılıç’ın büyük uğraşı olmasa Türk kahvesi, kahvede bir Türk markası yok.

Bizim kahvemiz bile pek çok yerde Yunan kahvesi olmuş.

Keza yoğurt. Türklerin tarihte iki icadı varsa biri üzengi, diğeri yoğurt, belki bir de pastırma.

O yoğurt bile her yerde ‘Greek yoghurt’ olmuş. ABD’deki vatandaşımız bile yoğurdunu Yunan yoğurdu diye satıyor.

Ben daha ne diyeyim. Temel meseleleri yeniden sayarsak, standart olmayışı, elde tariflerin bulunmaması, yapılış zorluğu, saklanma zorluğu, pratik olmaması ve yemeklerin ağırlığı başlıca sıkıntılar. Tabii bunlara Türklerin pazarlama becerilerindeki eksiklikleri de katarsan durum ortada.

Bunları söyledim diye “Hain” ilan ettiler beni. Sanki dünyanın her yerinde, her köşe başında bir Türk lokantası var da ben yalan söylüyorum.

Önce bunları kabul edelim.

Sonra pide, lahmacun ve mantı ile belki bir giriş yapabiliriz. Onu düşünelim.

Sonra Türk mutfağının geri kalanını ve asıl Türk mutfağını nasıl uluslararası hale getiririz diye düşünelim. Bana kızarak Türk mutfağını yüceltemezsiniz.

Geldiğini söylediğiniz 3 milyon aşıdan 10 günde 1 milyon 200 bini yapıldı.

Elinize sağlık.

Günde 1,3 milyon aşı yapma kapasitesine sahip sağlık sistemimiz geri kalan 1,8 milyonu niye hala yapmadı.

Yapamadı.

Çünkü siz gerçeği söylemedikçe herkes o 1 milyon 800 bin aşının da birilerine yapıldığını ama açıklayamayacağınız birilerine yapıldığını düşünüyor.

Bu köşenin uzun süreli okurları, köşenin yazarının otomobillere ve müzik sistemlerine meraklı olduğunu bilir.

Otomobillerle ilgili sık sık, high end tabir edilen üst düzey müzik sistemleri ile ilgili olarak da zaman zaman bir şeyler yazarım.

Ve şimdilerde iki merakımı bir araya getiren bir gelişme oldu.

Dünyanın en iyi high end müzik sistemi üreticilerinden biri, çok uluslu otomobil devlerinden biriyle, bir modelin müzik sistemi üzerine müthiş bir çalışmaya imza attı.

Biliyoruz ki, insanların otomobilde geçirdiği süre uzadıkça, otomobilde müzik dinleme keyfinin de önem kazanması ile birlikte otomobil müzik sitemleri büyük gelişme gösterdi.

10-15 yıl öncesine kadar basit bir radyo-teyp ile piyasaya verilen hatta bazen onun bile bulunmadığı modelleri satardı otomotiv üreticileri.

Meraklılar da otomobili satın alınca içine bir otomobil parası daha harcayarak müzik sitemleri kurdururlardı.

Pioneer’ın, Alpine’ın, Sony’nin müzik sistemleri çok popülerdi o zamanlar. Ayrıca envai çeşit amlifikatör ve hoparlör de otomobillerin içine sığıştırılırdı. Parası birza daha fazla olanlar için Nakamichi’nin ve hatta çok zor bulunsa da McIntosh’un otomobil müzik sistemleri vardı. (Sevgili dost Şükrü Okçu’nun kulakları çınlasın.)

Sonra otomotiv firmaları bu işi kendi içlerinde halletmeye ve üst düzey markalarla işbirliği yaparak fabrika çıkışı, müthiş müzik sistemleri koymaya başladılar otomobillere. 'High End' olmasa bile Hifi olarak niteleyebileceğimiz müzik sistemleri. (Son olarak DS’in içinde Focal hoparlörleri görünce şaşırmıştım.)

Ve şimdi İtiayan-Amerikan-Fransız devi FİAT-Chrysler-Peugeot Jeep markası adı altında ürettiği bir araçta Nirvana’ya ulaştı.

Yeni Jeep Grand Cherokee’nin içine McIntosh’un bu araç için özel olarak geliştirdiği bir müzik sistemini yerleştirdi.

Benim gibi hasta biri için bu şahane bir şey.

Çünkü diğer markalar da bunun altında kalmak istemeyeceklerdir muhtemelen.

Ama nasıl üzerine çıkarlar hiçbir fikrim yok.

Her şeye rağmen heyecanımızı kaybetmediğimiz zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00