Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

İyi Parti’den ihraç edilen ve yargı kararı ile geri döndüğü partiden bir kez daha ihraç edilmek istenen Prof. Ümit Özdağ’ın ihracı beklemeden istifa edeceği haberleri yazıldı medyada.

O da etmiş bugün.

İyi mi yaptı, kötü mü yaptı bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var.

Prof. Ümit Özdağ yeni bir parti kurmaya hazırlanıyor.

Ümit Özdağ’a göre, Türkiye’de şu anda gerçek bir muhalefet partisi yok.

İyi Parti’nin bir tür “sarı muhalefet” yaptığını, aslında AK Parti'yi hiç ama hiç rahatsız etmediğini, muhalefet etme imkanlarını bilerek ve isteyerek yeterince kullanmadığını söylüyor Özdağ ve bunu yakın çevresi ile paylaşıyor.

Tüm dünyada ve Türkiye’de tırmanın milliyetçilik rüzgarlarından İyi Parti’nin yararlanamadığını, yelkenlerini bu rüzgarla dolduramadığını düşünüyor.

Prof. Özdağ’a göre İyi Parti, Ak Parti ile aslında flört ediyor.

Özdağ bu nedenle yeni bir partinin gerekli olduğu inancında.

Partisinin ilk seçime yönelik temel söylemini ise Türkiye’nin göçmen politikasının yanlışlığı üzerine kurmayı planlıyor Özdağ.

Kontrolsüz 7 milyon göçmenin Türkiye’de kısa vadeli sosyal ve ekonomik problemler yarattığını ama asıl sorunun, Türkiye’nin uzun vadeli güvenlik sorunu olduğunu düşünüyor Özdağ ve toplumda da bu yönde büyük rahatsızlık olduğu inancında.

Suriyeli göçmen sorununun yaşandığı illerde AK Parti’nin hala çok güçlü olmasını ise “Çünkü bu sorunu çözeceğini söyleyen bir muhalefet yok. Bu göçmenleri ülkelerine geri yollayacağını söyleyen bir muhalefet olsa, seçmen hemen oraya yüzünü dönecek“ diyor.

Bu söylemle sadece AK Parti seçmeninden değil, durumdan son derece rahatsız olan HDP seçmeninden bile oy alınabileceğini, geçmişte Gaziantep’te bunun görüldüğünü söylüyor Özdağ.

Özdağ’ın görüştüğü ve büyük olasılıkla beraber yola çıkacağı isimler arasında CHP’den umudu kesmiş ulusalcı ve Atatürkçü bildik, tanıdık ve sert söylemli isimler de olacağını duyuyorum.

Muharrem İnce ile bir beraberliği ise asla ve asla düşünmüyor Özdağ.

Bunlar ilk duyumlar. Gerisini öğrendikçe yine paylaşırım.

Önlemlerin yumuşatılması ve sözde “kontrollü normalleşmeye” geçilmesi sonrası göze çarpan en büyük değişiklik lokantaların açılması ve sokakların kalabalıklaşması oldu.

Ne yalan söyleyeyim, hepimizin içinde bir sevinç var.

Sanki salgının üstesinden gelmeye çok daha yakınmışız gibi.

Bu duygu çok tehlikeli ve gerçekçi olmadığını bildiğimiz bir duygu.

Adı kontrollü de olsa, normalleşmeye başladığım günden beri vaka sayılarında yüzde 30’u aşan bir artış var ki bu artış daha normalleşmenin etkilerini yansıtmıyor.

Ve şunu gözlemliyoruz, toplumlar asla ve asla yaşadıklarından ders almıyor.

Almış gibi yapıyor ama almıyor.

Dün biraz dolaştım.

En lüks lokantadan, en şirininden esnaf lokantasına kadar.

Her yerde müthiş bir kalabalık.

Belli ki özlemişiz lokantayı, dışarda eşle dostla buluşmayı.

Ama kontrollü lafının palavra olduğu da çok açıktı.

Öğlen gittiğim esnaf lokantası, corona önce nasılsa aynı öyle idi.

“Bu ne hal, bu mu yüzde 50” dedim. Aldığım yanıt “Abi, müşteri böyle istiyor” oldu.

Sonra bir kahve içmek için  İstanbul’un sembol kafelerinden birine uğradım.

Durum farksız.

15 masaları vardı. 14’e düşürmüşler.

Bayağı kontrollü normalleşmişsiniz dedim.

“Fatih Bey biz zaten çok sıkışık nizam değildik” dediler.

Yani anlayacağınız, yaz sonunda durum ne ise bugün de o.

Oysa biz bu durumu birkaç ay önce yaşadık.

Yaşadık ve bedelini ödedik.

Hatırlayın, yaz sonunda buradan defalarca uyardım, “Yapmayın. Akmasa da damlıyor. Böyle yaparsanız mecburen yeniden kapanmalar gelecek” diye.

Kimse dinlemedi.

Sonucu hep birlikte yaşadık.

Şimdi kısa süre önce gördüğümüz bir filmi yeniden izliyoruz.

“Nasılsa bir daha kapanma olmaz” diye düşünüyor herkes ve saldım çayıra mevlam kayıra durumu oluşuyor yine.

Ben söylemiş olayım, bu aya kalmaz yeniden 20 binleri aşar günlük vaka sayıları.

Yazık.

Bunca ayın sıkıntısı boşuna çekilmiş olacak.

Belki aşılanan riskli grupların artması nedeniyle ölüm sayıları daha az olur.

Biz de bununla teselli buluruz.

Avrupa ve ABD ve hatta Çin’deki kadar olmasa da Türkiye’de de elektrikli araç sayıları artıyor. Tam elektriklilerin yanı sıra “Plug in hybrid” denilen ve fişe takılarak şarj edilince günlük en az 60-80 km arası yolu içten yanmalı motorun yanındaki elektrik motoru ile alabilen araçlar da yaygınlaşıyor.

Bunların kent içi hava kirliliği açısından yaratacağı etkinin yanı sıra ekonomik avantajları da ortada.

Zaten bunu farkına varan Türk hükümeti tüm dünya bu araçlara teşvik verirken, Türkiye’de elektrikli araçlara vergiyi arttırdı.

Ne var ki vergi artarken hizmeti de arttırmayı düşünen olmadı.

Bugün hala bırakın taşrayı, İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde bile elektrikli araçlara yönelik alt yapıda en küçük bir ilerleme yok.

Allah muhafaza bu araçlardan bir tane edinirseniz başınıza gelecek olan şey muhtemelen yolda kalmaktır.

Çünkü bu aracınızı eğer kendinize ait bir otopark ve bu otoparkta kendi kurduğunuz bir şarj sistemi yok ise asla şarj edemezsiniz.

Çünkü neredeyse hiçbir yerde otomobilinizi şarj edebileceğiniz bir şarj istasyonu yok.

Var ama tek tük.

Bulmanız, rast gelmeniz mümkün değil.

Vatandaştan değnekçi gibi para kesen İspark benzeri belediye kuruluşlarının bu konuda bir gayreti, bir yatırımı hiç ama hiç göze çarpmıyor.

Sözde 2 yıl içinde elektrikli yerli otomobilimiz piyasaya çıkacak.

Ama emin olun şarj edemediğiniz için hiçbir işinize yaramayacak.

Duyulmayan sesi çıkarmış sayılmadığımızı anladığımız zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!