Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

1 haftadır yazmayınca okurlardan epey bir mail ve sosyal medya mesajı geldi, “Neredesin?” diye.

Önce sağlığımı merak edenlere yanıt vereyim.

Çok şükür iyiyim.

Hem de gayet iyi.

Covid movid olmadım.

Keyfim yerinde mi?

Eh işte!

Bu ülkede bir insanın keyfi ne kadar yerinde olabilirse o kadar yerinde.

Merak etmeyin, kimse bana “Yazma” falan demedi.

Kendi kendime yazmadım.

Daha doğrusu kendime ceza verdim.

Bir açıklama da yapmadım çünkü kendime ne kadar ceza verdiğimi bilmiyordum.

Üç gün, beş gün mü, bir ay mı, müebbet mi gerçekten bir fikrim yoktu.

Çünkü kendi kendime çok kızgındım.

Cezalı bir ilkokul öğrencisi gibi evde oturup kağıtlara birkaç yüz kere şunları yazdım:

“Şerefsizlerle polemiğe girme, senin tek satırına bile layık değiller.”

“Cahillerle tartışma, sanki onlardan biriymiş gibi algılanırsın.”

“Dönme dolaplarla kavga etme, o kadar hızlı dönerler ki, yumruğunu tutturamazsın.”

“Arsızların adını köşende anma, onlar konu oldukları için sevinirler, sen utanırsın.”

“Yalancıları kale alma, başkalarının da almasına neden olabilirsin.”

Aslına bakarsanız hiç ama hiç dönme niyetim yoktu.

Ortam o kadar kirli ve kötü niyetli ki, yakınında bulunmak bile insanın içini acıtıyor.

Muhatap alınacak insan sayısı o kadar az ki, insan kendini yıldızlar arası boşlukta gibi hissediyor.

Yıllardır tanıdığını zannettiğin insanlar öylesine ucuzlatmış ki kendini, insan kendini geçmişte kazıklanmış gibi görüyor.

Ama tüm bunlara rağmen yine de yazmak lazım galiba.

Çünkü gördüm ki, kendime ceza vermeye çalışırken, aslında okurlara cezaya dönüşmüş iş.

Binlerce mail, sosyal medya mesajı.

Telefon, whatsapp…

Ve dün arayan bir genç.

“Abi her sabah yazılarını arıyoruz. Lütfen yaz. Sen farkında değilsin belki ama sayende yalnız olmadığımızı hissediyoruz. Rica ediyoruz abi. Bizi yalnız hissettirme" dedi.

Açık söyleyeyim, sözleri değil ama sözlerinin arkasında sesinde hissettiğim duygu kendime verdiğim cezayı bitirmeme neden oldu.

Ama kendi kendime yüzlerce kez yazdığım cümleler geçerli.

Yakınımda veya uzağımda, tüm haysiyetsizler artık cinsiyetinden bağımsız, cibilliyetine bağımlı, ademe mahkum.

Gelelim köşemdeki yokluğumda olan bitene.

Galiba en çok konuşulan konulardan biri, Ayasofya Camii baş imamlığına atanıp, kendini Şeyhülislam zanneden Boynukalınzade Mehmet Efendi ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan idi.

Biri son olarak paket paket hidrofil pamuk alıp, onu bir tarafımıza tıkma iddiasıyla gözümüzü korkuttuktan sonra göreve veda etti, diğeri ise kendi başında bulunduğu Bakanlığa milyon milyon kazık atarak.

Sonradan ortaya çıktı ki, meğer başında bulunduğu Bakanlık, Ruhsar Hanım bakan olmadan önce kendisi hakkında gümrükleri uyarmış ve “Aman dikkat nüfuz ticareti ile kaçakçılık yapabilir” demiş.

Şimdi her ikisi ile de ilgili uzun uzun yazılar kaleme alınabilir.

80 sene sonra gerine gerine, övüne övüne ibadete açılan bir büyük mabede, nur yüzlü, güzel sözlü bir baş imam bulamadınız da mı, getire getire İslamcı bir yazarı bile dinden, Doğan Grubu’ndan iş bulmaktan daha hızlı soğutan birini getirdiniz diyebiliriz.

Ne bileyim en azından Ali Rıza Demircan’ı getirseydiniz hiç değilse bir tarafımıza ne sokacağımızı değil, ne sokmayacağımızı anlatıp milleti neşelendirirdi diye de ekleyebiliriz.

Ruhsar Pekcan ise bambaşka bir alem.

Hani Ruhsar Hanım hakkındaki “Aman dikkat” yazısını gümrüklere yazan cehape iktidarı falan olsa, ki cehape son iktidar olduğunda Ruhsar Hanım henüz doğmamıştı, anlarım da “Aman bu kadına dikkat” diyen de AK Parti iktidarı, göreve getiren de.

Yani sevgili okurlar, diyeceğim o ki bu kişiler hakkında bir şey söylemek boş. Laf-ü güzaf.

Asıl mesele onlar değil.

Onlardan her yerde mebzul miktarda mevcuttur muhtemelen.

Sorun şu ki, 18 milyon üyesi olmakla övünen, 18 yıllık bir iktidar böylesine önemli görevlere getire getire bunları getirmiş.

Bu mudur Türkiye’nin en büyük partisinin insan kaynağı yönetimi.

Yolsuzluğuna karşı kendi uyardığı kişiyi bakan yapmak mıdır gelinen nokta!

Hadi Ayvatoğulları gibiler partiye sızdı deyin, biz de inanalım.

Peki ya bunlar!

En önemli camilere ve hatta kabinelere de mi sızdılar!

Kağıt üzerinde bir kapanma geldi ama ortalık yine lebalep.

Toplu taşımalar dolu, trafik tıkanıyor, camiler dolu, AK Partili cenazeleri dolu.

Hal böyle olunca şöyle düşünüyor insan: “Acaba Türkiye’yi yönetenler çaktırmadan salgınla farklı bir mücadele yolunu mu seçtiler?"

Gelin biz de öyle düşünelim.

Biraz insafsızca ama farklı bir mantıkla.

COVID 19 salgını ile mücadele etmek için 3 yol vardı.

1. Tam kapanma

2. Aşı

3. Sürü bağışıklığı

Hastalığın ilk ortaya çıktığı yer olan Çin önce tam kapanma ile hastalığı durdurdu, sonra da aşı ile pekiştirdi. Hastalık bitti. Yeni Zelanda benzerini yaptı, geçen hafta stadyum konseri bile yaptılar, o kadar rahatlar.

İsrail ve İngiltere müthiş bir aşı kampanyası yaptılar. İsrail’de hastalık bitti gibi, İngiltere’de bitmek üzere.

Türkiye ise galiba açıklamaksızın 3. yolu seçti. Sürü bağışıklığını.

Bir süredir günlük ortalama 50 bin vaka testlerle bulunup açıklanıyor. Demek ki bu aslında belirtili belirtisiz günlük 250-300 bin vaka demek.

Ayda yaklaşık 9 milyon kişi demek.

Demek ki, yaza kadar 20 milyon kişi bu hastalığı geçirecek.

Daha önce geçirenlerle birlikte 40 milyon.

Yine yaza kadar 25 milyon kişi de aşılansa...

Etti mi en az 60-65 milyon.

Çocuklar ve gençler zaten büyük oranda güvenli tarafta.

Al sana sürü bağışıklığı.

Bu arada 100-150 bin kişi ölmüş olabilir. (Resmi sayı bunun dörtte biri olarak açıklanır.)

Maalesef devlet bu işe böyle bir gözle bakıyor olabilir.

En düşük maliyet ve kabul edilebilir fire gözü ile.

Vatandaşa dağıtacak paran yok ise, koyduğun en basit kurallara başta kendin uymuyorsan, ekonomiyi kapatmanın parasal ve siyasal maliyetine katlanamıyorsan, yeterince aşın da yok ise böyle bir yöntem seçilmiş olabilir.

Bu doğru yöntemdir demiyorum.

Ama bize söylenmeden uygulanan yöntem bu olabilir diyorum.

Yokluğumda gelişen olaylardan biri de ABD’nin sarsak başkanı Joe Biden’in “Ermeni Soykırımı” demesi oldu.

Çok değil daha 70 sene önce, 2. Dünya Savaşı’nda ülkesinde yaşayan Japonları ortada hiçbir eylem, bir kalkışma yokken sadece Japon oldukları için toplama kamplarına tıkan ülkenin başkanı söyledi bunu.

Bizim yanıtımız ise tarihi siyasallaştırma suçlaması.

Manasız bir suçlama. Tarih özünde zaten siyasaldır.

Galipler tarafından yazılır, güçlüler tarafından icabı halinde değiştirilir.

2. Dünya Savaşı’nı Almanya kazansaydı misal, bugün okutulan tarih bu mu olurdu!

Bugün de siyaseten bir tarih dayatılıyor. Türkler "Ermeni Soykırımı" yapmış.

Bu iddiayı ortaya atanlar, bilgisiz halkları kastetmiyorum, onlar bilmiyordur muhtemelen, ama cehaletten uzak olanlar, bilmiyor mu ki ortada bir soykırım falan yok.

Bunu söyleyenler ortada bir soykırım olmadığını, Balkanlarda soykırıma uğrayanın Türkler olduğunu, Yunanistan’ın, Bulgaristan’ın Osmanlı’dan kopma çabası içinde Türk ya da o zamanki tanımla Müslüman tebaayı yok etme çabası içinde olduğunu bilmiyorlar mı!

Keza Ruslar ve Batılılar tarafından kışkırtılıp ayaklanan Ermeni çetelerinin yarım milyona yakın Türkü öldürdüğünden habersizler mi!

Mesele gerçekler değil ki, mesele zafiyet içinde gördükleri bir ülkeye istedikleri şekli verdikleri bir tarihi dayatmak.

Bu gibi dayatmalar genelde kaybedilen bir savaş sonrası olur.

Biz acaba şimdi haberimiz olmadan hangi savaşı kaybettik de şimdi bize yine bir tarih dayatılıyor!

ABD'nin tarih dayatması ve soykırım yakıştırması sonrası Türkiye’nin tepkisine bakıyorum.

Acıklı.

Bir tepki yok.

Sadece “Merak etmeyin birkaç ay sonra bir tepki verebiliriz belki” diye algıladığım bir açıklaması var İbrahim Kalın’ın.

Nedir bu onurlu dış politikanın nedeni?

Bir bilen var ise beni de bilgilendirsin!

Muhataplarımızı doğru seçebildiğimiz zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • jokerdances 3 ay önce Umutsuzluğa alışma!
    CEVAPLA
  • mckazma 3 ay önce en nihayet...hoş geldiniz
    CEVAPLA
0:00 / 0:00