Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

İsmail Saymaz’ın Veyis Ateş’i konuk ettiği programı izlemedim.

Sonrasında programda konuşulanları ve program hakkında yazılanları okudum.

İzlememekle doğru yaptığımı, boşuna zaman kaybetmediğimi anladım.

Eleştirileri de anlamakta zorlanıyorum.

Ne bekliyordunuz, Veyis Ateş’in İsmail Saymaz’ın karşısına oturup, “Evet İsmail, arayıp 10 milyon euro bir ekip için, 10 milyon euro da başka bir ekip için istedim. Tabii İnan Kıraç’ın 45 milyon dolarlık alacağını da sil dedim” demesini mi!

Tabii söylediklerini söyleyecekti…

Ateş “10 milyon euro falan almadım” dedi.

Zaten “Aldın” diyen yoktu.

“İstedin” diyen vardı.

Tabii sonuçta Sezgin Baran Korkmaz elinde olduğunu iddia ettiği ve İsmail Saymaz ile Sevilay Yılman’ın dinlediklerini açıkladıkları “şantaj ve tehdit” kaydını yayınlamadığı sürece “Senin lafına karşı benim lafım” durumu sürecektir.

Bu durumda isteyen Korkmaz’a inanır, isteyen Ateş’e.

Programla ilgili en vahim olay ise Sezgin Baran Korkmaz’ın Veyis Ateş’e ithamları ve hakaretleri idi.

Bir gazeteci olarak çok üzüldüm.

Bu yazıyı aslında “Sezgin Baran Korkmaz adamsan o kaydı yayınlarsın” diye yazacaktım.

Hatta herkesten “Devleti küçük düşürmem” bahanesiyle aslında bir tür şantaj unsuru olarak herkesten ısrarla sakladığın bölümü de yayınlamak zorundasın” diye yazacaktım.

Bir de çevresindeki “gazeteci çemberini” soracaktım.

“Hangi gazetecileri evinde, otelinde ağırladın, hangi gazetecilerin evine gittin, hangi gazetecilerle sık sık buluşup yemek yedin” diyecektim.

Yanıt vermeyeceğini bildiğim halde belki de son bir kez “Hangi gazetecileri maaşa bağladın, kredi kartlarını ödedin. Bu iddialar doğru mu?” sorusunu yöneltecektim.

Ama ben bunları soramadan “Bir Avusturya numarasından beni aradı” dediğim Sezgin Baran Korkmaz dün gece saatlerinde ABD’nin talebi üzerine Avusturya’da yakalandı.

Oysa ısrarla “Ben aranmıyorum. ABD’de hakkımda bir karar yok. ABD benden sadece 10 milyon dolarlık bir talepte bulunuyor” diyordu.

Öyle değilmiş herhalde.

Şimdi bizim merak ettiğimiz tüm bu sırların yanıtlarını artık ABD ve muhtemelen Avusturya alacak.

Büyük olasılıkla o meşhur 12 dakikalık kaydın, kimsenin duymadığı 9 dakikalık bölümü de ABD’nin eline geçecek.

Zarrab üstü Baran Korkmaz, ABD istihbaratı için tabakta kaymaklı ekmek kadayıfı, yalnız ve güzel ülkem için ise “yazık” olacak.

Eski Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin aradı.

Hem Afganistan hem de Dışişleri’ndeki engin tecrübesi ile bir konuda benim aracılığımla da olsa uyarmak istemiş.

Konu Türkiye’nin Afganistan’da ABD talebi üzerine üstlendiği misyon.

Biliyorsunuz ABD askerleri Afganistan’dan çekilirken, güvenli bir biçimde çekilmelerini sağlamak için Havalimanı’nı ve çekilmenin stratejik noktalarını Türk askeri koruyacak ve gerekirse savunacak.

ABD ile ilişkileri düzeltmeye çalışmanın maliyeti bu. İşe yarayacak mı emin değilim.

Yine de 1 Mart 2003’ten bu yana Türkiye’ye zerre güvenmeyen Pentagon’la güveni yeniden tesis etmeye başlamanın şartlarından biri olarak dayatılmış olsa gerek.

Böylelikle Pentagon’un “ProPKK” tavrını yeniden “ProTurk” tavra dönüştürmeyi amaçlıyor olsa gerek dış siyaset yapıcıları.

Neyse konumuz bu değil.

Konu Hikmet Çetin’in uyarıları.

Telefonu açınca Çetin, “Fatih hükümeti uyarmamız lazım” dedi. (Siyasette nispeten pasif bir konuma geçtiği günden beri o bana Fatih, ben de ona Hikmet Abi derim.)

“Hangi konuda abi” dedim.

“Afganistan ile ilgili çok hatalı bir tutum ve söylem içindeler. Üstelik bu, Türkiye’nin uluslararası tezlerine ve politikalarına aykırı. En azından Libya politikamız ile çok çelişiyor” dedi.

Türkiye’de en yetkili ağızın “Afganistan’da Pakistan ile birlikte çalışacağız” demesine takılmış.

“Bu söylenecek bir laf değil” dedi Hikmet Çetin ve nedenini anlattı:

“Bugün Afganistan yaşadığı sorunların ve terör belasının sorumlusu olarak Pakistan’ı görüyor. Ülkesindeki terörün kaynağını Pakistan’ın politikalarına bağlıyor. Ülkenin 30 yıldır çektiklerinde Pakistan parmağı olduğuna inanıyor ve haksız da olmayabilirler. Şimdi Türkiye, Pakistan ile birlikte çalışacağız deyince Afganistan’da tüyler diken diken oluyor. Ve açık söyleyeyim Türk askerinin güvenliği de ciddi tehlikeye giriyor. Dahası Afganistan ile ilişkilerde uzun süreli kalıcı hasar oluşma riski ortaya çıkıyor. Türkiye’nin Afganistan’da kendisine verilen görevi yapmak için Taliban ile diyalog kurduğu biliniyor ve bu normal. Kurmalı da. Ama işin içine bir de Pakistan’ı katarsanız bu çok ciddi sorun olur. Türkiye’yi orada görev yapamaz hale getirir. Sonuçta Afganistan’da meşru bir hükümet var. Güçlü veya güçsüz önemli değil. Meşru. Biz nasıl ki, Libya’da meşru hükümeti destekledik isek, Afganistan’da ilişkimizi meşru hükümet üzerinden götürmeliyiz. Pakistan ile değil.”

Beşiktaş’ta bir teknik direktör krizi kapıda diye duyuyorum.

Yönetim ile Sergen Yalçın arasında ciddi sorunlar varmış.

Başkan Çebi ve yönetim, Sergen’in varılan her uzlaşmadan bir gün sonra yeniden dayatılan ekstra taleplerinden fenalık geçirmeye başlamış.

Bu talepler elbette mali talepler.

Başta “Beşiktaş’la benim aramda para sorunu olmaz” diyen Sergen, giderek Terim ve Şenol Güneş seviyesine yaklaşan taleplerle geldikçe yönetim yeni arayışlar içine girmiş.

Benim duyduğum kadarı ile Sergen bu taleplerinde ısrar ederse Beşiktaş İtalyan bir teknik direktör ile anlaşabilir.

Hatta konuşulan isim Pirlo imiş.

Bunu bana söyleyen Beşiktaşlı dostuma “Yok daha neler” dedim.

Juventus ile ayrılırsa niye olmasın” dedi.

Aslında haksız da sayılmaz.

Juventus teknik direktörü olarak geçen yıl sancılı bir başlangıç yapan Pirlo’nun bu görev için Juve’den aldığı para yıllık 1,8 milyon euro.

Vergiler kesilince eline geçen net para 1 milyon civarı.

Juventus ile yolları ayıracak olursa Sergen’den ucuza geleceği kesin gibi.

Yani mali açıdan olabilirliği yüksek. 

Bu yüzden Beşiktaşlılar bir sürprize hazır olsunlar.

Ben de yarın bu teknik direktör gelirleri ilgili daha geniş bir şeyler yazayım.

Bizim teknik direktörlerin kulüpleri nasıl dolandırdığını daha iyi anlayın.

Dün sadece Galatasaray seçimleri üzerine yazdım bu köşede.

Tüm adayları değerlendirdim ve seçim Eşref Hamamcıoğlu ile Burak Elmas arasında geçer dedim.

Tam da öyle oldu.

Kıran kırana geçen, kılpayı sonuçlanan bir seçimle Elmas kazandı.

Elmas’ı desteklediğimi, daha doğrusu oy verme hakkım olsa Elmas’a oy vereceğimi de yazmıştım zaten dün.

Galatasaray’daki durumum ülke siyasetindeki durumum da 180 derece farklı.

Türkiye’de oy verdiğim partinin iki yerel seçim hariç kazandığını hiç görmedim.

Galatasaray’da ise oy verdiğim adayın kaybettiğini. (Arada oy vermediğim seçimler de oldu.)

Sonuçta seçim bitti herkes Galatasaraylı.

Yani inşallah öyle olur.

Burak Elmas iyi yönetirse sorun yok.

Hata yaparsa oyların üçte biri ile kazandığı için karşısında bir yüzde 60 bulur ki, bu da ekibini zorlar.

Benim şahsi olarak beklentim ise öncelikli olarak gerçek bir mali disiplin sağlaması.

Şeffaf bir yönetim anlayışı getirmesi.

Fatih Terim ile en fazla bir yıl daha devam ederken, futbolda geleceği planlaması.

Ve tabii seçim sözlerini tutması, bir yandan kirli isimleri yönetim çevrelerinden uzaklaştırması.

Bilen bilir, 1 yıl hiç sesimi çıkarmadan beklerim.

Gördüğüm hataları kendisine söylerim.

1 yıl sonra açık açık eleştirilerim başlar ve giderek sertleşir.

Seçimden önce benden destek isteyen tüm başkanlar gibi, 2 yıl sonra beni kulüpten atmak için harekete geçer.

Umarım tüm bunlara gerek kalmaz ve çok çok iyi bir yönetim sergiler.

Bizi eski medeni Galatasaray’ımıza geri döndürür ve ananeden haberi olmayan, yakışıksız başkanlar dönemi kapanmış olur.

Bu arada Galatasaray’ın Prof. Mehmet Helvacı tarafından kaleme alınmış bu berbat tüzükten kurtulması için bir adım atılacaksa, acaba başkanların daha güçlü olabilmesi için 2 turlu bir seçim sistemine geçilmesi daha iyi olabilir mi diye de düşünmek lazım.

Kaybeden kazanan olmadığı zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00