Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

En sonunda ana muhalefet olarak bilinen partinin genel başkanından Türkiye’deki yasa dışı göçmenlerle ilgili bir kelime duyabildik.

“Esad’la anlaşıp Suriyeli misafirlerimizi evlerine geri göndereceğiz” dedi.

Doğrudur.

Olması gereken budur.

Esad’la anlaşıp, güvenliklerini garanti altına alıp, yaşam koşullarının ve alanlarının insani hale getirilmesi için elden gelen her şeyi yapıp geri yollamak gerekir.

Bu göçmenlerin bazıları Türkiye’de çalışıp, üretime kayıt dışı da olsa katkı sağlamaktadır, bir bölümü yardımlarla yaşamakta, bir bölümü ise benim ilk geldikleri günden başlayarak uyardığım üzere mafyalaşmakta, suç örgütüne dönüşmektedir, hatta dönüşmüştür.

Geri dönüşlerini bir düzen, bir intizam içinde yapabilmek için de, öncelikle işsiz güçsüzlerin gönderilmesi ile başlanmalı, suça bulaşmış olanlar hemen gönderilmeli, ekonomiye katkı sağlayanlar ise kayıt altına alınmak koşulu ile çalışma izni ile Türkiye’de belirli bir süre kalabilmelidir.

Ama benim yıllar önce UNHCR yetkilileri ile konuşup yazdığım gibi 5 yılı aşan misafirliklerde geri dönüş oranı çok düşüktür.

Gelenlerin yarıdan fazlası kalacaktır.

Ve daha da vahimi Türkiye gerçek anlamda bir “yol geçen hanı”dır.

Hadi diyelim ki, Suriye komşumuzdur, burada olan insanlık dramında bizim de suçumuz ve payımız vardır ve bu yüzden bu insanlara kapımızı açmak boynumuzun borcuydu.

Peki kardeşim, sınırlarımızı delik deşik eden Afganlılar neyin nesidir!

Sınırlarımızı delik deşik etmekle kalmayıp, evlatlarımızı da delik deşik eden bu gizli işgal ordusu nasıl olur da elini kolunu sallayarak bu ülkenin her tarafında gezebilmektedir.

Siz bunun Türkiye’ye yönelik bir saldırı, bir plan olduğunu fark etmeyecek kadar mı basiretsizsiniz!

İran Devleti babasının hayrına mı tırlar dolusu, büyük bölümü 20-40 yaş arası “erkek” Afgan’ı Türkiye sınırına getirmektedir?

Bunun Türkiye’nin geleceği, iç düzeni, ulusal ve dahi vatandaşlarının kişisel güvenliği için oluşturduğu tehlikeyi görmek çok mu zordur!

Sayın ilgili bakanlar, bu gelen güruha karşı bu umursamazlığın nedeni nedir?

Burası Dingo’nın ahırı mıdır?

Yoksa ABD’ye sadece Afganistan’a asker yollama değil, Afganlıları bu ülkeye doldurma sözü mü verilmiştir!

Canım memleketi yaşanmaz hale getirme arzusu bilinçli bir tercih midir yoksa bir şuursuzluğun sonucu mudur!

Aşı olmayanlara getirilmesini önerdiğim kısıtlamalara karşı aşı karşıtları bana epey bir saldırdılar.

Saldırmaya da devam edecekler.

Saldırı ve hakaretlerinin umurumda olduğunu zannediyorlarsa çok ama çok yanılıyorlar.

Aşı olmamak elbette hakları ama bu hakkı kullanmanın da bir bedeli olmuş hep.

Benim önerdiğim aşı olmayanlara getirilmesi gereken sınırlamalar da ne benim icadım ne yeni bir şey.

Aşı karşıtı bazıları cehalet ve zeka sorunları nedeniyle bunları bilmeyebilir ama siz eğer medyada bunların sözcülüğüne soyunup, üstüne üstlük bir de beni faşistlikle suçlayacaksanız ahmak ve hayli cahil olsanız bile en azından bu konuda bir şeyler okuyup öğrenip, bunları da hiç değilse yazınızı yazıncaya kadar aklınızda tutmanız o kadar bile zekanız yok ise not almanız gerekir.

Gerçi yazmak için bilgi ve zekadan çok yalakalık potansiyelinizi kullanıyor olabilirsiniz ama yine de bir miktar terakki göstermekte fayda vardır.

Gelelim aşı olmayanlara yönelik sınırlamalara.

Cahil sürüsünün haberi yok ki, aşı olmayanlara yönelik sınırlamalar yeni bir şey değil.

Mesela ilk olarak 1880'lerde “çiçek aşısı” karnesi bazı ülkelerde gerekli kılındı.

1920 ve 30’larda ise ABD’de bazı eyaletlerde bu toplu taşıma ile yolculuklarda gerekli seyahat belgeleri arasına alındı.

Dünya Sağlık Örgütü’nün kuruluşundan sonra 1950’lerde "sarı” aşı karneleri oluşturuldu.

Özellikle Afrika kökenli bazı hastalıkların yayılmasını önlemek için bu ülkelere yapılacak seyahatlerde aşı zorunluluğu getirildi.

Elbette aşı olmak zorunda değildiniz ama olmadıysanız bu ülkelere seyahat edemiyordunuz.

Bugün hala pek çok Afrika ülkesine giderken bu aşı zorunluluğu var.

Yani “cühela” bilsin ki, ben icat çıkarmıyorum.

Dünyada bir asrı aşan bir süredir “aşı karnesi” diye bir şey var ve kısıtlama aracı olarak kullanılıyor.

Bugün de ABD’de zorunlu aşı tartışmaları var ve zorunlu aşı olması zor görülüyor. En azından ciddi bir yasal değişiklik gerektiriyor ki, bana göre de doğru bir şey değil.

Ama aşı olmayı, zorunluluk halleri dışında reddedenlere kısıtlama her yerde başladı bile.

ABD’de bazı eyaletler veya bazı kentler aşı karnesi olmayanları jimnastik salonlarına, otellere, tiyatro, sinema salonlarına, spor müsabakalarına, uçak ve toplu taşıma araçlarına, kapalı restoranlara almamaya başladı bile.

Aralarında çok ünlü üniversitelerin de olduğu pek çok üniversite aşı karnesini ibraz edemeyen öğrencilerin kayıtlarını yenilemeyeceğini ve donduracağını öğrencilere bildiriyor.

Tüm havayolu şirketleri ya aşı karnesi ya da  PCR test sonuç belgesi istemeye başladı.

Avrupa Birliği içinde benzer uygulamalara geçiliyor.

İngiltere, Çin, Singapur, Malezya aşı karnesi olmayanlara yönelik kısıtlamalara peyderpey başladı.

Kısıtlamalar giderek genişleyecek.

Aşı karşıtları ve özellikle de bunların düşük zekalı medya temsilcilerine şunu söylemek isterim.

Aşı olmamanıza hiç ama hiç karşı değilim.

Olmayabilirsiniz.  

Hatta olmayın da.

Çünkü aşı olmamanız benim çok inandığım doğal seleksiyonu hızlandıracak bir yaklaşım olur.

Evrimi hızlandırmış, gelecek nesiller açısından faydalı bir iş yapmış olursunuz.

Dün Formula 1’de Silverstone Pisti’nde Britanya Grand Prix’si yapıldı.

İstanbul’daki 2020 yarışından sonra yapılan en heyecanlı yarış oldu diyebilirim.

FiA’nın 2022 sezonunda Formula 1’i daha heyecanlı ve daha popüler hale getirmek için atacağı önemli adımlar öncesinde tam da FiA’nın istediği türde bir yarıştı.

Silverstone Pisti’ndeki yarışa damgasını vuran olay ise yarışın ilk turunda gerçekleşti.

Yarışa pole pozisyonda başlayan Verstappen’e karşı alışılmadık derecede agresif bir başlangıç yapan Lewis Hamilton çıkışla beraber Verstappen’i zorlamaya ve sıkıştırmaya başladı.

Yarışın ilk virajlarında tehlikeli bir biçimde yakınlaşan ikili Verstappen’in ustalıklı sürüşü ile Hamilton’a yol vermemesiyle heyecanla ilerlerken daha ilk tur tamamlanmadan Hamilton Verstappen’in aracının arka tekerleğine temas ederek Hollandalı pilotu pist dışına itti ve çok tehlikeli bir kazaya neden oldu.

Otomobilin darbe emme açısından en zayıf yeri olan yandan çarpma ile oluşan 51 G kuvvetindeki güç ile parçalanan otomobilden Verstappen sağ çıktı ama tam olarak sağlam çıktı mı emin değilim.

Yarış sırasında herkes “Kim suçlu?” sorusunu sordu.

Hakemler Kurulu Hamilton’a 10 saniye ceza vererek kimin suçlu olduğunu gösterdi.

Hamilton, bilerek veya bilmeyerek kazaya neden olan taraftı. Otomobilinin burnu olmaması gereken bir yere uzanmıştı.

Sonrasında ise bu ceza yeterli mi sorusu başladı.

Şunu söylemek isterim.

Kazayı görüp, ağır çekimde izledikten sonra “10 saniye cezası alacak” dedim.

Çünkü yapılan işin cezası bu.

Aslında yeterli ve Hamilton’u 1.’likten edebilecek bir ceza idi bu.

Ancak yarış direktörü Michael Massi’nin kazadan sonra yarışı durdurması Hamilton’a yaradı. Yarış durdurulmasa idi Hamilton hem 10 saniye ceza hem de aracının kaza sonrası parça değişimi için kaybedeceği zamanla, epey gerilere düşecek, podyum şansını hele hele 1.'lik şansını büyük oranda kaybedecekti.

Ama yarış durdurulunca tamirat için zaman harcamasına gerek kalmadı.

Ve bu sayede 10 saniyelik farkı kapatıp 1. oldu.

Hakemlerin verdiği karar doğru idi.

Hamilton’a yarayan ise yarışın durdurulmasıydı.

İkisi birbirinden farklı yetkiler olduğu için de hakemlerin buna göre hareket etmesi kitaba göre mümkün değildi.

Öngörüsüzlükten bahsederken hiç uçak inmeyen Balıkesir Havalimanı'nı da yazmayı unutmadığım zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • kegofbeer1 2 ay önce Bu kafayla sen 6 ayda bir aşı olursun ve bağışıklık sistemini ve sağlığını, küresel ilaç sanayisine teslim edersin.
    CEVAPLA
0:00 / 0:00